İnsan, zaman ve mekânla mukayyet bir varlık olmasına rağmen içinde bastıramadığı bir kuvve daima bu sınırları aşmak ister. Yeryüzü ile göğün, gizem ve hudutlarını zorlasa da bedensel kapasite ve fiziksel bariyerler ona daima gem vurur. Materyalistlerin Allah’tan bağımsızlığını ilan ederek zamana meydan okuyan ölümsüzlük çabaları ve mekânı anlamsız kılacak hıza ulaşma ya da boyut atlama hayalleri, aslında paradoksal bir aşkınlık-tanrılık arayışı olarak okunabilir. İnsanı bedenden ibaret saymayan ve onu asıl yüceltenin ruh olduğunu kabul eden müminler ise yeryüzünü geçici bir ikametgâh olarak görürler. İçlerinde sürekli depreşen ölümsüzlük arzusunun, asli yurtları olan cennete karşı duyulan fıtri özlemden başka bir şey olmadığını ifade ederler.
Her ne kadar ruh, cisimden daha yüce bir cevher olarak kabul edilse de, Allah insanı bir bedende var kılıp muhatap almıştır. Dünya gelip geçici bir mekân olup ahiret yurdu kalıcı olsa da, imtihanın adresi yeryüzü olarak belirlenmiştir. Dünyanın süsü ve ayartıcılığına, nefsin heva ve heveslerine karşı mümin, farklı direnç mekanizmalarıyla donatılmış; enfüsi ve afaki kalkanlara sahip kılınmıştır.
Akli, kalbi, ruhi bir tasdik olan iman, lafzi ve bedeni bir ikrarla anlam bulur. Varlığın zorunlu ifadesi olan tevhid inancına sahip olmak, yaratılış gayesi olan kulluk bilinciyle mümkün olur. Tevhidin eyleme, imanın amele dönüştüğü en önemli ibadet, “dinin direği” olarak tanımlanan namazdır. Namaz bedenle eda edilen ruhi bir yükseliş sürecidir. Belli zaman ve mekânlarda icra edilse de bunları aşan bir imkân sunar.
Namaz, yaratıcıyla kurulan kesintisiz iletişimi sembolize eder. Namaz, zamana yapılan bir müdahaledir. Yılda iki kez bayram namazı, Ramazan ayında teravih namazı, haftada bir kez Cuma namazı, günde beş kez vakit namazı, gecelerde teheccüd namazı ve günün farklı vakitlerinde kılınan sünnet ve nafilelerle birlikte namaz, zamanı disipline edip kontrol altına alır. Her mevsim günlük olarak değişen vakit dilimleriyle insan, hayat ve doğa arasında ahengi sağlar. Bir anına dahi hükmedilemeyen, geri getirilemeyen, akıp giden zamanı namaz kalıcı kılar. Tüm yeryüzünün mescid kılınmış olması mekânın kuşatmasını aşma imkânı sağlar. Mukim ya da seferde, savaşta ya da barışta, hasta yahut sağlam her koşulda namaz eda edilmelidir. Ayakta durulamazsa oturarak, oturulamazsa yatarak, çölde susuz kalınsa teyemmüm yapılarak namaz ibadeti yerine getirilir. Bundan ötürü “göz nuru namaz” müminin son nefesine kadar asla terk edemeyeceği yol arkadaşıdır. Zira “namaz kişiyle küfür arasındaki perdedir” ki, mümin ateşe atılmaktan kaçarcasına ona tutunur. Nasıl ki ruh, bedenden ayrılınca canlılığını yitirir ise namaz da hayattan çıkarılırsa yaşam anlamını yitirir.
İslam toplumunda çocuk, secdede olan ebeveynlerinin sırtına tırmanarak apalamayı öğrenir. Mümeyyiz çağına geldiğinde bu ibadeti oyun tadında alışkanlığa dönüştürmeye başlar. Akıl baliğ olduğunda ise bu alışkanlık imani, ahlaki bir duruşa dönüşür. Artık bu yiğit genç “göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten kaçındığı” emaneti taşıyacak bir bilince ulaştığının farkındadır. Kanı delice akan, yüreği volkan gibi coşan, aklı keskin, bileği çelik bu genç, şeytan ve dostlarının ayartıcı telkin ve tekliflerine namazda edindiği sorumluluk bilinciyle karşılık verir. Müslüman genç, özgürlük adı altında haz kültürüne köle olmayı reddedecek bir eğitimden geçmiştir. Namaz; nefis ve ruh terbiyesinin yapıldığı en büyük mekteptir. Tezekkürün, tefekkürün, muhasebenin vücut bulmuş halidir. İradenin sürekli testen geçerek bileylendiği bir süreçtir. Sabrı kuşanmanın adıdır namaz.
Namaz mektebinde hazırlık hadesten taharet ile başlar. Kişi maddi ve manevi kirlerinden arınarak ilk adımı atmalıdır. Bedeni temiz olsa bile suyla buluşarak günlük yaşamın bulaştırdığı kirlerden temizlenmek gerekir. “Su hayattır” sözü abdestle birlikte gerçek manasını bulur. Bu adımla birlikte ruhi ve bedensel bir odaklanma süreci başlar. Arı bir ruhla yüce yaratıcının huzuruna varan temiz kalpler ancak temiz bir toplum ve dünyanın inşasını sağlar. İkinci temizlik aşaması olarak necasetten taharet, bedenden mekâna ulaşan arınma sürecini temsil eder. Secde edilen mekânlar yani tüm yeryüzü bu arınma sürecine hazır olmalıdır. Üçüncü aşama olan setr-i avretle şeytanın mahremiyete yaptığı ilk saldırı hatırlanarak teyakkuz haline geçilir. Mahrem yerlerimizi açarak saygınlığımızı zedeleyen şeytanın yeni operasyonlarına karşı Allah’ın huzurunda takva elbisesini kuşanma çabası ortaya konur. Dördüncü aşamada istikbâl-i kıble ile yönümüzü, eğilimimizi belli ederiz. İmanın çakılı olduğu bir sabiteye işaret edilerek, tökezlesek de düşsek de ümmet olarak bizi aynı hedefe yöneltecek bir kıblenin kıyamete kadar baki kalacağı ilan edilir. Beşinci hazırlık şartı olan vakit, müminlerin her işini vakitlice yaptığını, zamana boyun eğen değil, ona İslam ruhunu üfleyen bir bilinçle hareket edildiğini ifade eder. Altıncı ve son şart olan niyet, mümin kul için gaye beyanıdır. Her eylemin bir amacı olmalıdır. Müslüman için tek amaç Rabbinin rızasını kazanmaktır. Niyet iradenin açığa çıkmasıdır. Niyet hayır, akıbet hayırdır.
Tüm bu şartları sağlayan kişi artık namazdadır. Namazın rükunlarının ilki olan iftitah tekbiriyle farklı bir boyuta geçilir. Allahu Ekber sözüyle kişi, her şeyi elinin tersiyle geriye atar. Beden dünyada gözükse de ruh yükselişe geçer. Allah’ın azameti karşısında tüm varlık hiçleşir. İkinci rükun olan kıyam, namazın bir duruş eğitimi verdiğini, hayat boyunca istikamet üzere olmanın namazı ayağa kaldırmakla mümkün olacağını öğretir. Salatı ikame etmek için zulme isyan etmek gerektiği içselleştirilir. Üçüncü rükun kıraat, Kur’an okuyarak Allah’la iletişimi derinleştirmektir. Kur’an tezekkür, taakkul, tefekkür edilerek zihin, kalp ve ruh vahiyle tezkiye edilir. Namaz sonrasında nefis; insan, toplum ve kainat ayetini bu arınmış benlikle rahmani bir okumaya tabi tutacaktır. Dördüncü rükun rükû, kulun teslimiyet ve acziyetini bir üst mertebeye taşır. Yalnızca Allah’ın önünde eğileceğini izhar eden muvahhid, müstekbirlerin önünde asla boyun eğmez. Beşinci rükun olan secde, ubudiyetin zirveye, acziyetin doruğa ulaştığı makamdır. “Secde, kulun Rabbine en yakın olduğu andır”. Zamanın büküldüğü, mekanın dürüldüğü yerdir secde. Zira “namaz müminin miracıdır.” Böylece namazın altıncı ve son rüknuna, ka’de-i ahîreye varılmıştır. Mümin kul, önderinin yolunda Allah ile konuşma makamındadır. Peygamberleri ve salih kulları anıp, ailesi ve kendisi için bu dünya ve ahirette bağışlanma ve iyilik duasıyla sağına ve soluna selam veren musallî; tevhid, adalet ve kardeşlik üzerine kurulu bir dünya kurma azmiyle hayata şahitlik etmek için yeniden harekete geçer.
Ne yazık ki, ahir dönemde zamanı ve mekânı seküler güçler domine eder oldu. Küresel emperyalizm tam anlamıyla şeytani bir düzen kurdu. Zulmün, barbarlığın, ahlaksızlığın açıktan işlendiği çağımızda namaz, ümmetin dirilişi ve insanlığın kurtuluşu için hangi imkânları sunabilir? Devasa askeri ve ekonomik güce sahip küresel çetelerin sanal dünya ve dijital teknolojilerle uyuşturup bağımlı hale getirdiği kitleler nasıl uyandırılabilir? Her yönden saldırıya geçen arsız kötülüğe karşı namaz bize ne tür direniş cepheleri inşa eder?
Aslında insanlığın hikâyesi namazı sembolize eden secde etrafında başlamamış mıydı? Allah’ın, Adem’e secde edin emrine, azgınlığın ve arsızlığın atası iblisin karşı gelmesiyle kıyamete kadar sürecek hak ve batıl mücadelesi başlamıştı. Nemrut karşısında tevhid mücadelesi veren Hz. İbrahim’i ateşten kurtaran Allah, Adem’i farklı bir imtihana tabi tutacaktı. Eşi ve çocuğunu gıda ve sudan yoksun olan Beytül Haram’ın yanına yerleştirecekti, ta ki orada soyundan namaz kılan nesiller yetişsin diye. Öyle de oldu ve namazın mekâna ve zamana müdahalesinin en güzel örneklerinden birisi orada tezahür etti. Ekin ve sudan mahrum olan Mekke, ümmülkurâ yani şehirlerin anası ünvanına layık oldu. Binlerce yıl geçmesine rağmen milyarlarca insanın Hz. İbrahim’in soyundan gelen salihlere dua etmeye devam ettiği bir yer oldu. Hz. Şuayb ise namazın nasıl bir değişime yol açtığını, toplumsal çürümeye karşı bu ibadetin ne kadar da önemli bir direniş motivasyonu ürettiğini gösteren eşsiz bir tecrübe sundu. Daha önce kavmi içinde saygın biri olarak kabul edilen Hz. Şuayb, tebliğe başlayıp günlük hayatını da buna göre şekillendirmeye başladığında kavminin oligarşik zorbaları bu durumdan rahatsız oldu. Şuayb’ın kıldığı namazın, onların şirk düzenine ve sömürgeci iktisadi yapılarına tehlike teşkil ettiğini şaşkınlıkla ifade ettiler. Hz. Musa ve Hz. Harun ise Firavun’un totaliter baskıcı düzenine karşı evleri mescid edinerek direniş metodu geliştirdi. Fert, aile ve toplumsal değişim arasındaki yakın ilişki ile namazın ve mescidin burada başat bir rol oynadığı tescillendi. İman edenler için namaz, zulüm karşısında en büyük sığınağa dönüştü.
Hz. Muhammed de vahyin inmesiyle birlikte namaz eğitiminden geçti. Kabileci putperest düzene karşı zorlu bir görev onu bekliyordu ve bu ağır yükü taşımak için ashabıyla birlikte gece namazı desteğine ihtiyaçları vardı. Yesrib’e hicretten sonra namaz, artık medeniyet inşasının merkezinde yer alıyordu. Hz. Peygamber ilk iş olarak mescid inşa etti. Yesrib Medine’ye dönüşerek çok kısa bir süre içerisinde tarihin gördüğü en görkemli ve eşsiz toplumsal devrimin ve küresel değişimin kaynağı haline geldi. Daha sonra namaz, yüzyıllar boyunca evleri, camiler ise mahalleleri harekete geçirdi. Camiler; çarşıya, şehre huzur, refah ve güven getiren merkezler olmaya devam etti.
Sömürgeci modernist Batı, son birkaç asırdır namaz ve caminin bahsedilen diriltici gücünü sekteye uğratsa da nerede bir umut yeşerse görüldü ki bunun merkezinde yine namaz ve camiler vardı. Bu durumun son örneği Aksa Tufanı’nda görüldü. Ahmet Yasin öncülüğünde camilerde yetişen çocuklar intifada fitilini ateşledi. Onun ardından gelen nesiller, vahşi siyonist emperyalizm cephesine karşı tarihi bir kırılma noktası olan Aksa Tufanı hamlesiyle küresel hegemonyanın çöküş sürecini başlattı. Gazze’de bütün camiler ve binaların çoğu yıkılsa da, o yiğit halk Gazze şehrini yüce bir mabede dönüştürdü. Oradan yükselen Allahu Ekber nidaları dünya başkentlerinde ve yeryüzünün tüm vicdanlı yüreklerinde yankı buldu.
Namaz, hayatın zorluklarına karşı direnirken hayatı da diriltiyorsa neden namaz kılan müslümanlar beklendiği ölçüde huzurlu değiller ve niçin toplumu istenilen yönde değişime yöneltemiyorlar? “Fuhşiyattan, kötülükten alıkoyan salat” neden milyonlarca mümini uygunsuz işlerden uzak tutmuyor? Bu can yakıcı soruların büyük oranda cevabı, “Muhakkak müminler kuruluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarını huşu içinde kılarlar” ilahi buyruğunda saklı olmalıdır. Zihnin, fikrin, kalbin, gözün, kulağın, beden ve ruhun tümüyle odaklandığı bir salat ancak sokağın ve ekranın kirlettiği benliği tezkiye edebilir. Böyle bir namazla ancak fısk ve fücurun sonu gelmez iç ve dış telkinleri tersine çevrilir ve takva, manevi ve maddi çıkış yolunun adresi haline gelir. Bu “ikame edilen salat”, değeri idrak edilerek hayatın her alanına taşınan namazdır. Böyle namaz kılanlar “Onlar namazlarını korurlar” buyruğuna riayet ederek ibadetleri üzerine titredikleri için namaz da onları şerre karşı muhafaza eder. Zikredilen namazların kılındığı evler sağlam kaleler gibi aileyi korur. Bu ailelerin cemaati olduğu camiler o mahalleyi her türlü suç, fısk ve sapkınlıktan muhafaza eder. Bu mahallelerden müteşekkil şehirler ilim, irfan, huzur, refah, silm ve saadetin hakim olduğu beldelere dönüşür.
Çoğu art niyetli çevreler “ Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler ve onlar gösteriş yaparlar” ayetine muhatap olan inkarcı ve münafık karakterli kişilerin namaz kılıp günlük ilişkilerde buna ters işler yapmasını dillerine dolayarak samimi müslümanları da karalamak isterler. Aslında bu tip çıkarcı ve her dönemin adamı diye tabir edilen kişilerin politikada, bürokraside, ticarette, rant ve menfaatin olduğu her ortamda geçer akçe olan neyse onu istismar etmek istediği malumdur. Bunun yanında gerçekten inanarak namaz kılıp ibadet etmesine rağmen bir türlü bazı kötü alışkanlıkları bırakamayan kişiler de vardır. Bu iki tipoloji arasındaki farkı basiret sahibi olanlar sezerler. Yine bu bağlamda özellikle gençlerden bir kısmı bulunduğu arkadaş çevresi ve ortamın da etkisiyle içinden namaz kılma isteği olsa da bulunduğu ortamla kılacağı namazın çelişki oluşturacağını düşünerek namazdan uzaklaşır. Kimi hikmetten nasiplenmemiş kişiler de onlara “ya namazı bırak ya da ...” diyerek bu kişilerin tamamen ibadetlerden uzaklaşmasına yol açar. Elbette yapılan hiç bir kötülük ve işlenen hiç bir haram meşru görülemez ancak burada çok hassas bir dil kullanılması gerektiği de aşikardır. Namaz kıldığı halde hırsızlık yapan biri hakkında Hz. Peygamber’e sorulduğunda onun cevabı “namazının o kişiyi zamanla o kötülükten alıkoyacağı” şeklinde olmuştur.
Müslümanlar genelde sahabe hayatını menkıbe tadında dinlemekten büyük keyif alır. Ancak onların örnekliğini günümüz koşullarında modelleme konusunda oldukça isteksiz davranır. Üst düzey mevki makam sahibi olan çok sayıda kişinin iş yoğunluğunu bahane ederek eski dostlarını ihmal ettiği ve namazlarına gereken önemi göstermediği yaygın bir olgudur. Bu yöneticilerden bazıları kendileri adaletten bir hayli uzaklaşmış olsalar da her şeye rağmen Hz. Ömer’in adaletine atıf yapmaktan geri durmazlar. Hz. Ömer sabah namazında suikaste uğradığında namazın tamamlanmasını istemiş, kendi baygınlık geçirip ayıldığındaki ilk sorusu “namaz kılındı mı? ” şeklinde olmuştur. Onun deyimiyle; “Namazı terk edenin İslam’dan nasibi yoktur.” Kendisi de ağır yaralı olmasına rağmen namazlarını kılmış ve o şekilde şehadete vasıl olmuştur. Hz. Ömer’in adaletini örnek almak isteyenlerin bu ahlaki duruşun kaynağı olan iman ve namaz hassasiyetlerini de azami düzeyde sürdürmeleri gerekir. Aynı şekilde ticaretle uğraşıp bu alanda yükselenlerin de namaza bir türlü fırsat bulamadıkları için yakındıkları ifade edilir. Sahabeden Ebu Talha (r.a) bahçesinde namaz kılarken güzel bir kuşun onun dikkatini dağıtması üzerine bahçesini infak etmesi üzerinde ise çok az tefekkür edilir.
Namazın dinamizm veren diriltici gücünden mahrum kalınıyorsa bunun en önemli nedenlerinden birisi de onu aradan çıkarılması gereken bir yük olarak görmektir. Halk arasında “borcumu ödeyim” anlayışıyla şekilsel olarak bir an önce yerine getirilmesi gereken bir vecibeye indirgenen namazın tabii ki etkisi istenildiği gibi olmayacaktır. Halbuki Hz. Peygamber daralıp sıkıntıya uğradığında “ Ya Bilal kalk namaza çağır da bizi rahatlat” derdi. Namaz ağırlıkları, yükü hafifleten lezzet alınan bir hale büründüğünde asıl hazinelerini açığa çıkarır. Hz. Peygamberin “Kişi namaz kılar ama kendisine onun yarısı...onda biri yazılır.” “En kötü hırsızlığı yapan insan, namazından çalan kimsedir” buyruklarına riayet edilmediğinde ortaya çıkacak sonuçlar bellidir. Zikredilen örneklikleri tam manasıyla yerine getirmenin kolay olmadığı aşikardır. Her koşulda sürekli bir şekilde huşu içinde namaz kılmak nefse ağır gelebilir. Aile, cemaat, kardeşlik dayanışması hikmetli bir usülle bu iklimi inşa etmelidir. Evler, kurumlar ve camiler “cennetin anahtarı namazla” kendisinde huzura kavuşulan sığınaklara dönüşmelidir.
Haz merkezli kentlerin kimyasını bozan mabed cami, su damlalarından şehre zerafet ve hayat üfleyen şadırvan, caddelerin debdebesinde yankılanan kalabalıkların uğultusunu sükunete çeviren kurtuluş çağrısı ezan, insanı kuşatan beton parmaklıklardan sütunları delen minareler, kapitalizmin yorgun, çaresiz, yalnız bıraktığı yığınlara sığınak olan kubbeler, yeni kast sistemlerine meydan okuyan birbirlerine kenetlenerek saf saf duran cemaat, Cuma namazlarında sokağa taşan bereket, teravih namazlarıyla Ramazan coşkusunu her kesime hissettiren mübarek iklim, bayram namazlarında köyü, mahalleyi bir kılıp neşe saçan kutlu ruh, zamanı yarıp boyut atlatan gece namazı, son yolculukta şahitlik yapan musalla, modern hayatın büyüsünü bozan ibadet namaz, selam olsun sana.