Dr. Fatih Okumuş: Modernleşmeye değil, tecdide ve öze dönüşe ihtiyacımız var. Bunun yolu insanı tahkim etmekten, aşka yeniden gönlümüzü açmaktan, yeniden iman etmekten geçer.

img
Dr. Fatih Okumuş: Modernleşmeye değil, tecdide ve öze dönüşe ihtiyacımız var. Bunun yolu insanı tahkim etmekten, aşka yeniden gönlümüzü açmaktan, yeniden iman etmekten geçer.

1.  “Batı” kavramının üzerine kurulduğu temeller nelerdir ve Batı’nın İslam algısı hangi tarihsel, kültürel ve teolojik zeminde gerçekleşmektedir?  Günümüzde bu algı hangi biçimlerde sürüyor?

Batı, Yahudi-Hristiyan geleneğinin Roma çimentosuyla karılmış harcıdır. İznik’te 325’te kurulan izdivaç bugünkü batıyı halen tarif edebilir. Bugünkü Avrupa ve onun uzantısı Kuzey Amerika kültür ve medeniyetinin babası pagan Roma, annesi Katolik Vatikan’dır.  Avrupa Birliği anne bir kardeşler, Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) baba bir kardeşlerdir.  Süt kardeş Rusya, ne içindedir Batı’nın ne de büsbütün dışında… Oyunun devam etmesi için tahterevallinin iki kefesine de ihtiyaç var.

Aydınlanma, Fransız İhtilali, hatta Protestanlığın ortaya çıkışı Batı’da sistemsel bir değişikliğe, dönüşüme yol açmadı. Düzenek aynı kaldı. Sistem hiyerarşik, dikey ve ötekileştiricidir.

Batının İslam algısı ise Muhammed Esed’in Yolların Ayrılış Noktasında İslam kitabında isabetle tespit ettiği üzere Haçlı Seferleri’ne dayanır. Batı medeniyetinin çocukluk dönemindeki bu savaşlar Avrupa’nın kimliğini ve hafızasını inşa etmiştir. Nasıl ki bireylerin çocukluk travmaları ömür boyu etkili olur, karakterini belirlerse medeniyetler de böyledir.

Buna göre batının İslam karşıtlığı kalıtsal, yapısal ve pazarlığa kapalıdır. Batı hâlen kimliğini kolektif bilinç altındaki İslam karşıtlığı üzerinden tanımlama ihtiyacı hissetmektedir. Bu yüzden üretilmiş İslam muhalifi algılar ne kadar ucuz ve bayağı olsalar da Batı’da alıcı bulurlar. Batı’nın muhalif olduğu Müslüman’ın Türk’ten ibaret olduğunu söylemeyi zaid addediyorum. Batı, Türk’ün gavuruna bile itimat etmez.

2. Fen bilimlerinin temelleri İslam bilginlerinin eserlerinde atılmış olmasına rağmen, neden benzer bir bilimsel ve entelektüel modernleşme İslam dünyasında gerçekleşmedi? Bunun tarihsel, teolojik, sosyo-politik veya epistemolojik sebepleri nelerdir?

Bu sualin cevabını Mâlik bin Nebî’nin fikirlerinde bulabiliriz. Kur’an-ı Kerim doğrudan doğruya onlu sayı sistemini, cebiri veya sıfırı öğretmez. Kur’an-ı Kerim dogmaları ortadan kaldırır ve insan aklını özgürleştirir. Özgür bir akılla düşünen ve bilim üreten Müslümanlar-Araplar matematik, fizik, kozmografya, coğrafya, teknoloji gibi bilim dallarında ve felsefede keşifler ve icatlar yaparlar. Bin Nebî özetle bunu söyler.

Bir dönemden itibaren siyasette meşveretin yerini istibdat, felsefede hürriyetin yerini dogma, inançta aşkın yerini yobazlık, hukukta içtihadın yerini taklit, bilgide aklın yerini nakil aldı. Bunda da bir hayır vardır. Bu donukluk bizi modernleşmeden muhafaza etmiştir. Nilüfer Göle’nin çabalarına rağmen Batı dışı modernlikler inşa edilemez, edilmemelidir. Modernite illeti Batı’ya mahsustur. Coğrafi keşiflerin Batı’ya mahsus bir hastalık olduğu gibi… Fuad Sezgin Hoca’nın gösterdiği gibi, biz bugün Amerika denilen kıtayı Colomb’tan çok önce biliyorduk ama Batı’nın yüklediği mana ile oraları keşfetmekten münezzehtik, uzaktık. Biz ilişki kuruyorduk. Haritasını çıkarıyor, ziyaret ve ticaret yapıyor, hatta oralara yerleşiyorduk; lakin çapulculuk Batı’ya mahsus.

İbn Haldun’un teorisine uygun olarak barbar Batılılar medeni Kuzey ve Güney Yeni Kıta (sonradan Amerika) halklarını telef ettiler. Zenginliklerine el koyup, nesillerini talan, kültür ve medeniyetlerini yalan ettiler.

Modernleşmeye değil, tecdide ve öze dönüşe ihtiyacımız var. Bunun yolu insanı tahkim etmekten, aşka yeniden gönlümüzü açmaktan, yeniden iman etmekten geçer.

3. Batı demokrasileri ve laik sistemler, İslam’ın kamusal görünürlüğünü ve dini özgürlüklerini hangi sınırlar içinde tanımlamaktadır? Mesela Fransız İslam’ı gibi bir İslam oluşturma hedefleri var mı? Seküler kültürün etkisi altında yetişen Müslüman bireyler, mahremiyet, kamusal alan ve “İslam devleti” arzusu arasında nasıl bir denge kuruyor?

Batı’da özgürlüklerin gelişme istikameti tabir caizse “Tanrı’dan özgürlük” yönündedir. “Tanrı’ya özgürlük” demek olan İslam’a karşı müsamaha veya Müslümanların kamusal görünürlüklerini kabul edip içselleştirme, akıntıya kürek çekmek gibidir.

Batı’da Müslümanlara tanınan özgürlük alanını tarif etmeye çalışalım. Bir modeli tolerans olarak adlandıralım: Farklılıkları yaşatmak ve korumak. Bu yaklaşımın tipik bir örneği Amsterdam Belediyesinin Müslüman, Yahudi ve eşcinsel kuruluşlarına aynı çatı altında birer mekân tahsis etmesidir. Bu grupların hepsi de toplumda az çok  dışlanan, zaman zaman zulme uğrayan dezavantajlı azınlıklardır. Bunların hem yaşaması, tür olarak muhafazası hem de birbirlerine ve çoğunluğa karşı müsamahakâr olmayı öğrenmesi, içselleştirmesi hedeflenir.

Bir başka model milliyetçi yaklaşımdan beslenir: Bu memlekete Müslüman lazımsa onu da biz yetiştirelim. Alman veya Fransız İslam’ı projeleri bu yaklaşımın ürünüdür. İngilizler bunu sessiz sedasız başarmış bir millettir, ehlince malumdur. Bir göçmen ülkesi Birleşik Devletler ise din özgürlüğüne daha pragmatik ve bir ölçüde sahici bir tutum geliştirmiştir. Georgetown Üniversitesi profesörü Jose Casanova’nın tabiriyle Amerika seküler, Avrupa sekülaristtir.

Özetle, Birleşik Devletler cami, kilise gibi dini kurumları ve organizasyonları göçmenlerin uyumu, eş ve iş bulması, kendi sorunlarını çözmesi açısından yararlı bulur ve desteklerken; Avrupa’da aşikare veya örtük ırkçılığa varan milliyetçi politikalar Müslüman göçmenleri ülkenin kültürünü yozlaştıran ve değiştiren unsurlar olarak algılar. Bu genel fotoğraf içerisinde gerek göçmen (kökenli) gerekse mühtedi yerli Müslümanlar gittikçe daha sağlam bir şekilde Amerikalı Müslüman, Avrupalı Müslüman kimliğini inşa ve muhafaza etme yolundadır. Batı’da İslam gün geçtikçe güçlenmekte, Müslümanlar daha da görünür  olmaktadır.

4. Batı toplumlarının dini inanç ve pratiklerden büyük oranda koptuğu/sekülerleştiği söylemi ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu bağlamda sekülerleşme dini anlayışı yok etti mi?  Batı’da ortaya çıkan dini canlanma ve Yeni Dini Hareketler sekülerleşme içinde nasıl izah edilebilir?  İslam’ın bu canlanma içinde yeri nedir?

Batı cephesinde yeni bir şey yok! Sekülerleşme yeknesak bir kavram değildir. Her ülkenin kendi tecrübesi özgündür. Fransız laikliği jakoben, İngiliz sekülerliği kapsayıcı ve dönüştürücüdür. Hollanda’nın verzuiling ve ontzuiling deneyimi kilise-devlet ayrılığını toplumsal sütunlar üzerinden okumaktadır. Belçika ve Avusturya İslam’ı resmi din olarak tanırken ve din eğitimi ve imam maaşları gibi kalemlere bütçeden harcama yapabilirken Fransa’da bunlar yasaktır. Ayrıca negatif ve pozitif sekülerlik kavramları da tartışılmaktadır.

Ne yazık ki hâlen Batı’nın sekülerlikten anladığı “Ben senin dinine, peygamberine küfretsem bile gıkını çıkarmayacaksın, bunu yutacaksın!” dayatmasıdır ve bunu ifade özgürlüğü olarak görmek, göstermek ister.

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Azimüşşan ise, onların putlarına sövme ki onlar da cahillik edip Allah’a küfretmesinler, düsturunu vâzeder.

Sekülerliği, Ali Fuad Başgil gibi din özgürlüğü, devletin dini denetlemekten ve yönetmekten vazgeçmesi şeklinde anlarsak buna itirazımız olamaz.

Batı’da yeni nesillerin kilise ile arasına mesafe koyduğu doğrudur; ancak Yahudi-Hristiyan-Roma sacayağı sapasağlam ayaktadır ve sistemi tutan fil ayakları bunlardır. Ancak maneviyat arayışı yüksektir… Batı’da ateizm, kelime-i tevhidin ilk yarısı söylemek, kokuşmuş gelenekten çıkarak İslam’a doğru da olabilecek bir adım atmak olarak okunabilir. Önce nefiy, sonra ispat gelir; önce “lâ”, sonra “illâ”…

5. Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar, kimliklerini koruma ve temsil etme süreçlerinde hangi zorluklarla karşılaşıyor? Batı toplumlarında Müslüman kimliği nasıl inşa edilmekte, diaspora ve göç deneyimleri bu kimliği nasıl dönüştürmektedir?

Balık gölde, Müslüman cemaatte yetişir ve hayatta kalır. Müslümanlar Batı’da yer yer mikro-iklim şartları yaratarak kimlik ve kültürlerini koruyabiliyorlar.

Tipik göçmen davranışları ve tipolojileri vardır. Müslümanlar da bunun istisnası değiller. Avrupa’da yaşayan kimi Müslüman grupların yaşattığı, koruduğu İslam anlayışı belki orijinal yerinde bile artık kalmamıştır. Amerika’daki Hollandalı göçmen gruplar halen klompen denilen tahta ayakkabıları giyerken, Hollanda’da bunlar artık sadece hediyelik eşyadan ibarettir. Avrupa’daki kimi Müslüman gruplar da göç etmiş bulundukları kendi köylerindeki, kasabalarındaki dini adetleri aynen koruyabiliyorlar.

Bir genelleme yapmak genellikle eksik, bazen yanlış algı oluşturabilir; ancak bir şablon çizmek açısından yararlı olabilir. Avrupa’daki birinci nesil göçmen Müslüman Türkler gururlu, kendinden emin ve dil öğrenmemeyi, entegre olmamayı marifet bilen, Batılılara tepeden bakan bir portre çizer. Sezai Karakoç’un Masal şiirindeki Doğu’nun yedinci oğlu… İkinci nesil iki kültür arasında ezilmiştir. “Türkiye’de Almancı, Almanya’da yabancı” psikozu…Üçüncü nesil artık yeni ülkenin dilini ve kültürünü özümsemiş, iş ve aş sahibi olmuş, ancak psikolojik olarak Batılının üstünlüğünü kabul etmiştir. Dördüncü nesilde ise kendini koruyanların yanında kaybolan çirkin ördek yavruları da çoktur. Korunabilenler mikro-iklim imkânı bulanlardır. Henüz beşinci nesil yok; ancak Birleşik Devletlerdeki tecrübe, beşinci nesil İtalyanların yeniden kendi kültürlerine, dillerine güçlü dönüş eğiliminde olduklarını göstermektedir. Oysa dördüncü nesil İtalyanlar neredeyse hiç İtalyanca bilmiyorlardı.

Batı’daki Müslümanları Türkler ve diğerleri diye ikiye ayırmak mümkündür. Olivier Roy’nın bir vesileyle belirttiği gibi: “Faslı veya Cezayirli bir genç babasının kültüründen, dilinden, hatta dininden, kendi derisinin renginden nefret edebilir ve bunlardan uzaklaşıp kendini Fransız olarak görebilir… Uzun yıllar Fransız olarak yaşayabilir.. Ancak an gelir, asla Fransız olamayacağını, olsa dahi Fransızlar tarafından kabul görmeyeceğini idrak eder… İşte o anda köklerine dönmek ister; ancak adres yoktur. İnternet üzerinden kolayca radikal gruplara katılabilir, bazen de doğrudan kendisi Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlamaya kalkışır… Arapların aksine Türkler radikalleşmez, çünkü bir Türk babasının kültürü, dini ve diliyle iftihar eder. Dönmek istediği vakit elinde bir adres vardır.”

6. Seküler bilim dili “nötr” olduğu iddiasıyla evrenselleşirken, İslam dünyası bu paradigmayı neden sorgulamıyor? İlahiyat ve sosyal bilimlerde inanç merkezli bir dilin yerine “nesnel” ifadelerin tercih edilmesi, epistemolojik bir özgüven eksikliğine mi işaret ediyor? Yeni bir İslami bilim dili oluşturmak mümkün mü?

Suali cevaplamaya sondan başlayalım. Yeni bir İslami bilim dili oluşturmak mümkün değildir. Bizim kendi ilmi lisanımız ve ıstılahlarımız meramımızı anlatmaya ve asrın idrakine din-i Mübin-i İslam’ı söyletmeye bihakkın kâfidir. Evvelkiler ne ile salah buldu iseler, sonrakiler de onunla salah bulacaktır. Seküler ilahiyat, seküler Diyanet, seküler meal olmaz. Bilimsel dil, bir meseleyi ya içeriden ya da dışarıdan vasfeder (insider-outsider). Dışarıdakinin içeridenmiş gibi bir lisan kullanması ne kadar abes ise, içeridekinin de dışarıdanmış gibi bir dil kullanmaya yeltenmesi o kadar yersiz, değersiz ve hükümsüzdür. Bir gayrimüslim nasıl ki fetva veremezse, bir Müslüman da sözümona “nötr” bir jargonla din-i mübin-i İslam’ı an-la-ta-maz!

7. Tekno-seküler çağın insani ve ahlaki krizleri, Batı’nın kendi değerlerini yeniden sorgulamasına yol açabilir mi? Mesela “Aksa Tufanı” Batı’nın İslam dünyasına ve kendi ahlaki değer sistemine bakışında bir kırılma anı oluşturabilir mi? Gazze’deki İslami temsil, Batı’daki İslam algısını nasıl etkiledi? İslamofobi zemin mi kaybediyor, yoksa yeni ideolojik biçimlerde mi güçleniyor?

İslam korkusunun Batı’da yapay olarak üretildiğini ve Haçlı Seferleri’ne dayanan kültürel kodlara ve kolektif bilinçaltına yaslandığını biliyoruz. Evet İslam’a dair ilgi ve bilgi artıyor. Müslümanlara yönelik empati ve sempati giderek yükseliyor. Filistin meselesinin bunda gözle görülür, elle tutulur bir etkisi oldu.

Batı batıdır, Doğu da doğudur. Batı kendini sorgulayıp değişecek, dönüşecek değildir. Lakin, Allah bu ya, alır Doğu’daki veya Bat’ıdaki bir milleti kendi dininin bin sene bayraktarı yapıverir. Bir de bakmışsınız ki İslam’ın güneşi Brezilya’dan tulu etmiş… Allah bu ya!...

Yorum Yapın

2 Yorumlar

  • Abdulhamit Sinanoğlu
    25 Ocak 2026 04:14

    Çok derinlikli be nesnel bir yazı. Batı’yı bu denli güzel anlatan ve çözümleyerek irdeleyen yazarı kutluyorum.

  • Mustafa Aktürk
    24 Ocak 2026 04:14

    Minnet ve selametle....

İlginizi çekebilir