Mekân ve Müslüman Şehir Hayatı (Fes Labirentinin Sınırlarında)
1. Bir Şehir Ne Zaman Bir Yaşam Tarzına Dönüşür?
2. İslami bir şehrin temel kuruluş referansları nedir?
3. Bir şehir hangi noktada taş ve sokak olmaktan çıkıp bir yaşam biçimine dönüşür?
4. Mahremiyet ile kamusallık arasındaki sınırlar modern dünyada nasıl yeniden kuruluyor?
5. Hafıza ve ölçü kaybolduğunda, şehir hâlâ bir yaşam tarzı olabilir mi?
Bu sorular, İslam şehirlerinin mekânsal düzenini anlamak için tartışmamız gereken temel meselelere işaret ediyor.
O’Meara’nın Fes okumalarında şehir, yalnızca bir mekân değil, hukuki düzenin, manevi anlamların ve toplumsal pratiklerin birleştiği bir yaşam tarzı olarak kavranır. “İslam’ın Şehri” literatürü de şehri, şeriatın normatif düzeniyle birlikte cemaatin gündelik hayatını ve estetik/manevi boyutlarını iç içe geçiren bir bütün olarak ele alır. Böylece şehir, yalnızca yaşanan bir yer değil, yaşamanın biçimi haline gelir. Çünkü şehir, taşın ve planın ötesinde, normların ve alışkanlıkların örgütlenmiş hâlidir. Görünür mimari ile görünmez alışkanlıkların birbirini kurduğu bir örgü olarak yaşanır. Burada İbn Haldun’un umran kavramı hatırlanmalıdır. Şehir, yalnızca nüfus ve yapı değil, iktisadi ilişkiler, ahlaki düzen ve siyasal örgütlenmenin bir arada kurduğu toplumsal hayat biçimidir. Farabi’nin erdemli şehir anlayışı ise bu örgünün nihai amacını, erdemli yaşamın gerçekleşmesi olarak belirler. O’Meara’nın duvar mantığı, İbn Haldun’un umranı ve Farabi’nin erdemli şehri birlikte düşünüldüğünde, şehir hem maddi hem manevi örgü olarak bir yaşam tarzına dönüşür. İslam şehirlerinde bu örgünün çekirdeği, mahremiyet ile kamusallığın temkinli karşılaşmasıdır. Duvarlar, avlular, kapılar, sokak kıvrımları ve eşikler birer form değil, davranışın ve ilişkinin dilidir. O’Meara’nın Fes labirentini duvar mantığı üzerinden okuması tam da bu dili çözer. Duvar yalnızca ayırmaz, himaye eder, müzakere eder, komşuluğu ölçer, bakışı terbiye eder. Şehir bu dilden bir yaşam biçimi üretir. İçe doğru açılan avlularla korunan mahremiyet, çarşı ve cami etrafında kurulan toplumsal düzeni sınırlar ve onu ahlaki bir ölçüye bağlar.
İslam şehirlerindeki mekânsal tertip, fıkıh ve ahlak tarafından sürekli hizaya getirilir. Harim (bir mülkün veya mekânın dokunulmaz, korunmuş ve içe dönük mahrem alanı, aynı zamanda bireyin ve ailenin özel hayatını koruyan ahlaki çevre) ve hudud (sınırları, hakları ve ilişkileri belirleyen çizgi, mülkiyetin, komşuluğun ve toplumsal ölçünün hukuki ve ahlaki çerçevesi) kavramları mahremiyetin ve mülkiyetin sınırlarını çizer. Komşu hakkı, gölge ve su hakkı, duvarın yüksekliği, pencerenin bakış açısı, sokağın genişliği gibi küçük görünen ayrıntılar, gündelik hayatın ölçüsünü belirler. Bu mikro normların toplamı, şehrin davranış ahlakını oluşturur. Kim nerede ve nasıl görünür, kim hangi sesle konuşur, hangi zamanlarda kamusal olan daralır veya genişler. Vakıf yapıları bu ahlakı kurumsallaştırır. Külliyeler, hanlar, sebiller, medreseler, aşevleri yalnızca fonksiyon üstlenmez, ekonomiyi, ibadeti ve bakım kültürünü birbirine bağlayarak kamusal olanın ahlaki altyapısını örer. Böylece şehir, yalnızca dolaşılan bir yer değil, adımların ve niyetlerin terbiyesidir. Topluluk hafızası mekâna yedirilir, mekân hafızayı taşır. Fes’te labirent, bir karmaşa estetiği değil, bir korunma ve ölçü tekniğidir. Dar sokak kıvrımları bakışı sınırlar, hız ve akışı yavaşlatır, karşılaşmayı törenselleştirir. Duvarın sessiz adabı vardır, dışarıda pazarın sesi, içeride avlunun su sesi, şehir sesleri arasındaki bu eşik, yaşama biçimine dönüşen bir ölçü yaratır. O’Meara’nın “duvar kitabı”na değinen okumaları, mekânsal formun hukuki bir akıl tarafından sürekli müzakere edilmesini vurgular. Duvarın yeri, yüksekliği ve ilişkisi yalnızca inşaat kararı değildir, komşuluk, görme, işitme ahlakının yazısız anayasasıdır.
İslam Şehirlerinde Ortak Ölçüler, Farklı Mekânsal Örgüler
İstanbul: İstanbul’da yaşam tarzı, anıtsal merkezlerin çevresinde kurulan toplumsal düzenle biçimlenir. Külliye, cami, pazar, meydan ve iskeleler şehri büyük toplumsal nefes alışlarıyla düzenler. Namaz vakitleri ile pazar düzenleri, deniz ulaşımı ile avlu içi gündelikliği birbirine bağlanır. Burada duvar, Fes’teki gibi bir içe kapanma tekniği kadar, toplumsal bütünlük için çerçeve kuran bir çizgidir. Avlu, cemaatin toplandığı boşluk olarak hem içeriyi hem dışarıyı yeniden tanımlar. Şehir bir yaşam biçimi olur, çünkü tören ile ticaret, hatırlama ile çalışma aynı mekânsal çerçevede konuşur. Külliyenin etrafında kurulan iktisadi ve bakım kurumları kamusallığın sürekliliğini sağlar, bireysel hareketleri toplumsal düzenine ekler.
Kahire: Burada yaşam, çarşı, cami sürekliliğinde yoğunlaşır. Sokak geometrisi ticaretin akışına, ibadetin düzenine ve esnaf loncalarının adabına ayarlanmıştır. Burada duvar hem mahremiyeti korur hem de ekonomik sınırın dilidir. Çarşı kapıları zamanın fiziğini düzenler, açılma ve kapanma saatleri, pazarlık adabı, ses ve koku atmosferi gündeliği törenselleştirir. Şehir bir yaşam biçimi olur, çünkü ekonomik alışveriş, ibadet ve sosyal dayanışma tek bir örgüde birleşir. Mekânın kıvrımları bedensel hareketi eğitir, toplumsal ilişkiyi şekillendirir.
Isfahan: Safevî döneminde kurulan Nakş-ı Cihan Meydanı, şehrin tören, ticaret ve ibadeti tek bir mekânsal bütünlükte topladığı eşsiz bir örnektir. Meydanın çevresinde cami, saray ve çarşı bir arada bulunur. Böylece kamusal hayatın tüm boyutları aynı düzen içinde yaşanır. Isfahan’da şehir, törenin görkemiyle gündeliğin akışını birleştirerek yaşam tarzına dönüşür. Bu, İstanbul’un külliye merkezli düzenine benzer ama daha açık ve meydan odaklı bir toplumsal bütünlük üretir.
Kurtuba (Cordoba): Endülüs’te İslam şehir kültürünün Avrupa’daki en önemli örneği olan Kurtuba, Büyük Camii ve çevresindeki mahalle düzeniyle hem mahremiyet hem de toplumsal birliktelik açısından zengin bir örnek sunar. Kurtuba’da şehir, ibadet ve ilim merkezlerinin çevresinde şekillenen bir yaşam tarzı ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda Akdeniz bağlamında İslam şehirlerinin kültürel çeşitliliğini gösterir. Burada şehir, farklı kültürlerin karşılaşma mekânı olarak bir yaşam biçimine dönüşür.
Bu beş şehirde ortak olan, “mekânın hukuku”nun davranışı biçimlendirmesi, ayrışan ise bu hukukun örgüsüdür. Fes, eşiklerin yoğun şehridir, bakış, ses ve hareket eşikleri yaşamın iç örgüsünü kurar. İstanbul, çerçevelerin şehridir, anıtsal merkezler ve külliye çevreleri toplumsal düzeni makro ölçekte inşa eder. Kahire, akışların şehridir. Çarşı ile cami arasındaki süreklilik, ekonomik alışverişi ve ibadetin ölçüsünü birbirine dokuyan bir örgüye dönüştürür. Sokakların geometrisi ticaretin akışını yönlendirirken, ibadetin düzenini mekâna sindirir, böylece gündelik hayat, bedensel hareket ile manevi disiplinin aynı dokuda birleştiği bir yaşam tarzı üretir. Isfahan, törenin ve meydanın şehridir. Toplumsal bütünlüğü görkemli bir düzenle kurar. Kurtuba ise karşılaşmaların ve kültürel çeşitliliğin şehridir, farklı geleneklerin mekânsal buluşması yaşam tarzını üretir.
Sonuç
Şehir, mekânın norm ve hafıza ile ölçüye dönüştüğü anda bir yaşam tarzı olur. Çünkü şehir, yalnızca taş ve sokakların toplamı değil, topluluğun ahlaki ölçülerini, hukuki düzenini ve manevi hafızasını mekâna sindiren bir varoluş biçimidir. Fes’in eşikleri, İstanbul’un çerçeveleri, Kahire’nin akışları, Isfahan’ın meydanı ve Kurtuba’nın karşılaşmaları her biri farklı örgülerle aynı hakikati gösterir; şehir, insanın davranışını eğiten, topluluğun hafızasını taşıyan ve yaşamın ölçüsünü kuran bir düzen olarak var olur…
Tekrardan başa dönerek yeniden soralım: Sahi bir şehir ne zaman bir yaşam tarzına dönüşür?
Not: Bu makale, Simon O’Meara’nın, Mekân ve Müslüman Şehir Hayatı: Fes Labirentinin Sınırlarından adlı kitabından ilhamla yazılmıştır.