Dr. Ahmet İnam: İslam, Batı için tolere edilebilir olduğu sürece kabul edilebilirdir; ancak hakikat iddialarıyla kamuoyunda görünür hale geldiğinde kısıtlanması gereken bir olguya indirgenir.

img
Dr. Ahmet İnam: İslam, Batı için tolere edilebilir olduğu sürece kabul edilebilirdir; ancak hakikat iddialarıyla kamuoyunda görünür hale geldiğinde kısıtlanması gereken bir olguya indirgenir.

1.  “Batı” kavramının üzerine kurulduğu temeller nelerdir ve Batı’nın İslam algısı hangi tarihsel, kültürel ve teolojik zeminde gerçekleşmektedir?  Günümüzde bu algı hangi biçimlerde sürüyor?

Batı’nın kendisini “West = Batı” olarak adlandırması, zaman zaman sanıldığı gibi Soğuk Savaş’la başlamaz. Bu adlandırma, tarih boyunca kendisine bir “öteki” inşa ettiği her dönemde farklı temeller üzerine kurulmuştur. Kimi zaman Ortodoks Hristiyanlığa karşı —Doğu ve Batı kiliseleri ayrımı üzerinden— kimi zaman da kolonyalizmin başlangıcıyla birlikte “Orient” olarak isimlendirdiği İslam dünyasına karşı bu tanımı kullanmıştır. Yani “Batı” kimliği, sabit bir kültürel gerçeklikten ziyade, karşısında konumlandırdığı dünyaya göre şekillenen ideolojik bir inşadır. Dönemlere göre bu inşanın temelleri de değişmiştir. Ortodoks dünyaya karşı Katolik Hristiyanlık; İslam dünyasına karşı ise hem Hristiyanlık hem de sekülerizm birlikte konumlandırılmıştır. Buna ek olarak Batı, kendi anlatısında bu kimliğini adalet, eşitlik, özgürlük, insan hakları, hümanizm ve demokrasi gibi evrensel olduğu iddia edilen değerler üzerine kurduğunu söyleyecektir. 

Hümanizm ve demokrasiyi bir kenara koyacak olursak —ki hümanizm, insanı (özellikle batı insanını) aşırı derecede kutsallaştıran ve onu Tanrı’dan koparan bir ideolojidir; demokrasi ise bugün açıkça görüldüğü üzere (örneğin “İsrail Ortadoğu’nun tek demokrasisidir” söyleminde olduğu gibi,  hiçbir değer taşımayan) siyasi bir araç olmaktan başka bir şey değil, Atina demokrasisinde de olduğu gibi herkese eşit mesafede durmayan, hatta zengin–orta sınıf–fakir ayrımı üzerinden işleyen, adeta bir “kast sistemi”ne benzeyen bir yapıya bürünmüştür. Oysa demokrasinin, mesela Fransa’nın, teorik temellerine bakıldığında “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” kavramları öne çıkar. Ancak “kardeşlik” kavramının kendisi – her demokraside açıkça temel olarak zikredilmese de - eşitlik ve özgürlüğün herkes için değil, yalnızca kardeş kabul edilenler için geçerli olduğunu hem ima eder hem de pratikte görülür. Nitekim ABD’nin demokrasi tarihi, yerli (indigenous) halkların katledilmesi ve sistematik biçimde dışlanması üzerine inşa edilmiştir. Fransa ve diğer Batılı ülkeler de kendi “evrensel” değerlerinin, kendilerinden olmayanlar için geçerli olmadığını; hem kendi toplumlarındaki kadınlara hem de sömürgeleştirdikleri Müslüman ve gayrimüslim toplumlara (Hindistan, Çin vb.) açıkça göstermiştir. Batı düşüncesinin önde gelen isimlerine bakıldığında da bu çelişki net biçimde görülür. Voltaire, Kant ve Schopenhauer gibi filozoflar; İslam karşıtı, ırkçı ve kadın düşmanı görüşler taşımışlardır. Buna rağmen bu isimler, Batı’nın evrensel aklının ve ahlakının temsilcileri olarak sunulmaya devam etmektedir.

İki dünya savaşı ve kapitalizmin doymak bilmez hırsı neticesinde oluşan iş gücü ihtiyacıyla, Batı’ya göçler başlamış; Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde (sömürgeliğin neticesinde orada yasayan Müslümanlarla beraber) Müslüman nüfusun artması ve zamanla vatandaşlık kazanması, Batı toplumlarının iç dengesini bozmuştur. Böylece Batı, ilk kez 20. yüzyılda, isteyerek ya da istemeyerek çok dinli ve çok kültürlü toplumlarla yaşama tecrübesi edinmiştir. Her ne kadar anayasal düzeyde eşitlik ve özgürlük Müslümanlara tanınmış olsa da, “kardeş” olarak görülmeyen azınlıklara medya, siyaset ve bürokrasi aracılığıyla adil davranılmadığı açıktır. Ayrımcılık, sistematik ve kurumsal biçimlerde devam etmektedir.

Batı’nın tarihi İslam algısını Kur’an tercümeleri üzerinden incelediğimizde ise tablo şöyledir: İlk Kur’an tercümeleri Latince yapılmış, ardından millî dillere çevrilmiştir. Bu tercümelerin neredeyse tamamı polemik amacıyla, önyargılı bir yaklaşımla hazırlanmış; hatalarla ve bilinçli çarpıtmalarla doludur. Bu tercümelere, İslam’ı reddetmeye yönelik önyargılı eleştiriler de eklenmiştir. Arapçadan Almancaya yapılan ilk meal, Hegerlin tarafından hazırlanmış; Goethe bu tercüme için “iğrenç” ifadesini kullanmıştır. Çünkü tercüme, yoğun önyargılar ve yanlışlarla doludur. Goethe’nin de içinde bulunduğu Romantizm döneminde ise İslam’a yönelik bakış kısmen yumuşamış, eleştirilere karşı İslam’ı savunan düşünürler ortaya çıkmış ve literatürde daha olumlu bir Müslüman ve İslam imajı yer edinmiştir. Ancak ne yazık ki bu eğilim, modernizm ve oryantalizmin bir “siyasi ve ticari endeksli bilim dalı” olarak oluşması ile büyük ölçüde gerilemiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1990’lı yıllara kadar Batı’nın az çok yönetebildiği “çok kültürlü yaşam” tecrübesi, özellikle Siyonist Binyamin Netanyahu tarafından 1979 ve 1984 yıllarında organize ettiği konferanslar sayesinde oluşan Siyonist medya projelerinin adımlarıyla (“İslamcı Terörizm” söylemini oluşturmak ve yayılmasını sağlamak) ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeniden tersine dönmeye başlamıştır. Müslümanlara ve İslam’a yönelik olumsuz algılar artmaya başlamış; 11 Eylül sonrası ise adeta Pandora’nın kutusu açılmıştır. Bu tarihten sonra İslam, küresel ölçekte güvenlik tehdidi, şiddet ve gerilikle özdeşleştirilmiş; hem akademik dilde hem de popüler kültürde bu algı sistematik biçimde – Siyonizm’in istediği şekilde - yeniden üretilmiştir. Allahu alem!

2. Fen bilimlerinin temelleri İslam bilginlerinin eserlerinde atılmış olmasına rağmen, neden benzer bir bilimsel ve entelektüel modernleşme İslam dünyasında gerçekleşmedi? Bunun tarihsel, teolojik, sosyo-politik veya epistemolojik sebepleri nelerdir?

İslam tarihinde fen bilimleriyle ilgilenmenin birden fazla ve son derece sahih nedeni vardır. Bunların başında, Resul’üne “Rabbim, ilmimi artır” diye dua etmesini emreden Allah’ın, yarattığı ayetlere, yani kâinata ve ilme verdiği ilahi değer gelir. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” hadisi sened bakımından zayıf kabul edilse bile İslam’ın öğretilerine uygun olduğu için İslam medeniyetinde çok güçlü ve yönlendirici bir iz bırakmıştır. Bu bakış açısı, bilginin coğrafya, kültür veya dinle sınırlı olmadığını; hakikatin nerede bulunursa bulunsun talep edilmesi gerektiğini ifade eden bir ilke hâline gelmiştir.

Bir diğer önemli sebep, pratik hayat ve dinî ibadetlerin doğrudan ihtiyaçlarıdır. Tıp, insan hayatını koruma ve şifa bulma amacıyla; astronomi ise namaz vakitlerinin tespiti, kıble tayini, takvim düzeni gibi ibadetlerle doğrudan ilişkili olduğu için farklı medeniyetlerden kalan kitapları da tercüme ederek gelişmiştir. Yani fen bilimleri, İslam dünyasında dinle çatışan değil, dini tamamlayan ve ona hizmet eden alanlar olarak da görülmüştür. “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” hadisi - yine sened tartışmaları olsa da- Müslüman zihinde derin bir karşılık bulmuş; bilginin kaynağından ziyade hakikat değeri esas alınmıştır. En önemlisi ise, Allah’ın ayetlerini araştırma, anlama ve bu yolla şükretme bilincidir. Allah’ın, kelamında tekrar tekrar vurguladığı “tafakkur” veya “taakkul” çağrıları, Müslümanları Allah’in ayetlerini yani evreni incelemeye, Sünnetullahı anlamaya ve bunun üzerinden Allah’ın kudretini idrak etmeye yöneltmiştir. İslam’da tabiat, Müslüman için “cansız bir doğa” değildir; ayetlerle dolu, canlı bir mahluktur ve insana emanet edilmiştir. Bu nedenle, insanın meşru ve zaruri ihtiyaçları dışında ona zarar verilmemesi, korunması ve gözetilmesi gerekir. 

Batı’da ise bilimsel faaliyetlerin tarihsel motivasyonu büyük ölçüde farklıdır:
a)  Bilim, kilisenin doktrinlerine faydalı olduğu sürece kabul görmüştür.
b) Zamanla ve farklı dönemlerde ilim, bilim adamları tarafından kilisenin mantık dışı ve gayri ilmî görüşlerine karşı bir silah olarak kullanılmıştır.
c)  Kilise ve Batı dünyası açısından “öteki” olarak görülen Müslümanları tanımak amacı.
d) Yoğun tercüme yoluyla edindikleri Müslüman bilim adamlarının eserleri ve görüşleri sayesinde, yine kiliseye karşı yürütülen entelektüel mücadelenin malzemesi hâline getirilmesi. 

Mesela Deizm 17. Yüzyılda bu bağlamda ortaya çıkan bir akımdır. Teslis inancı, Hz. İsa’nın tanrısallaştırılması ve kilise dogmalarına karşı, kendisini “akılcı”, “makul” ve “muvahhid” olarak tanımlayan Batılı entelektüellerin (mesela Rousseau) ve bilim insanlarının (mesela Isaac Newton) yöneldiği bir düşünce biçimidir. Bu akım, Batı bağlamında tarihsel olarak olumlu anlaşılabilir ve hatta önemli bir kırılmayı temsil eder (ancak aynı akımın Müslümanlar arasında bugünlerde yayılması hem anlamsız hem de ciddi bir zihinsel savrulmadır). Bu süreçte —en geç modernizm döneminden itibaren— Batı düşüncesinde şu refleks giderek yerleşmiştir: Din neyi savunuyorsa ona karşı çıkmak, neyi eleştiriyorsa onu doğru kabul etmek. Böylece bilim, her ne kadar hakikati arama iddiasını taşısa da pratikte din karşıtlığının epistemolojik zemini hâline de getirilmiştir.

Dünyada imtihan yalnızca Müslümanlara mahsus değildir; Hristiyanlar ve diğer topluluklar da imtihana tâbi tutulur. Bu süreçte batı maalesef tevhid imtihanını kaybederek, çözümü sekülerleşmede; yani dini bütünüyle hayattan dışlamada aramıştır. Din ile (aslen kilise ile) yaşanan kriz, dini tashih ederek değil, dinden uzaklaşarak veya “özel alana kapatarak” çözülmüştür. Burada belirleyici unsur, rehberliğin kaybıdır. Kendilerine doğru yolu gösterecek sahih bir rehberi ya hiç bulamamışlar ya da bulduklarında onu kabul etmemişlerdir. Tam da bu nedenle, Müslümanlar için deizme yönelme vehmi baştan sona tutarsızdır. Zira Müslüman, korunmuş bir vahye, sahih bir peygamberlik zincirine ve tevhid merkezli bir inanç sistemine zaten sahiptir. Bu imkâna rağmen deizme yönelmek, bir “entelektüel arayış”tan çok, seküler dilin ve Batı merkezli epistemolojinin bilinçsiz içselleştirilmesidir.

Özetle, İslam’da bilgi; Tanrı’dan uzaklaşmanın değil, bilakis Tanrı’ya yaklaşmanın bir aracıdır. İlim, insanı kibir ve tahakküme değil; idrake, sorumluluğa ve kulluk bilincine taşır. Batı’da ise modern çağla birlikte bilim, büyük ölçüde Tanrı’dan kopuşun bir vasıtası hâline gelmiş; insanın —kapitalizm ve hümanizm eşliğinde— kendisini merkeze alarak bilgiyi adeta kendi “malı” gibi kullanmasına yol açmıştır. Bu anlayış, “insanlığa hizmet” söylemi altında çoğu zaman sınır tanımayan uygulamaları meşrulaştırmış; hayvanlar ve insanlar üzerinde yapılan deneylerden tabiatın tahribine, sömürgeciliğin ve tahakkümün bilimsel kılıflarla sürdürülmesine kadar uzanan bir süreci beslemiştir. Allahu alem!

3. Batı demokrasileri ve laik sistemler, İslam’ın kamusal görünürlüğünü ve dini özgürlüklerini hangi sınırlar içinde tanımlamaktadır? Mesela Fransız İslam’ı gibi bir İslam oluşturma hedefleri var mı? Seküler kültürün etkisi altında yetişen Müslüman bireyler, mahremiyet, kamusal alan ve “İslam devleti” arzusu arasında nasıl bir denge kuruyor?

1990’lı yıllara, hatta 11 Eylül sürecine kadar Almanya örneğine baktığımızda, Türkiye’deki dindar kesimin —mesela başörtülü kadınların— yaşadığı baskılarla kıyaslandığında, Almanya’da anayasal daha özgür ve hoşgörülü bir yaklaşımın hâkim olduğunu söylemek mümkündür. O dönemde aşırı sağ hareketler ve İslam düşmanlığı, bugünkü kadar görünür, örgütlü ve toplumsal karşılık bulan bir düzeyde değildi. Nitekim daha “söz sahibi” olabilecek yeterli potansiyele de sahip değildi. Müslümanlar, kültürel bir farklılık olarak algılanıyor; güvenlik, tehdit veya “uyum sorunu” söylemleri henüz bugünümüzle kıyasla merkezî bir yer işgal etmiyordu. Ancak yukarıda da işaret edildiği üzere, özellikle 11 Eylül sonrası süreçte bu tablo köklü biçimde değişmiştir. İslam ve Müslümanlar politik ve güvenlik merkezli bir sorun alanı olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bu dönüşüm, yalnızca medyada ya da popülist siyaset dilinde değil; akademik, hukuki ve bürokratik mekanizmalarda da kurumsallaşmıştır.

Cihannüma Sosyal Bilimler Akademi Dergisi’nde yayımlanan “Almanya’da Dinler Arası Diyalog: Görünüş ve Gerçek” başlıklı makalemde de ifade ettiğim üzere, kamuoyuna yansıtılan söylem her ne kadar “Müslümanların Alman toplumuna entegrasyonu” ve “Almanya’da yaşayan Müslümanların sorunlarının çözümü” gibi olumlu görünen hedefler üzerinden kurulmuş olsa da, Alman İslam Konferansı’nın (Deutsche Islam Konferenz) kendisi başlı başına ciddi sorunlar barındırmaktadır. Her şeyden önce, Konferans’ın varlığı bizzat bir problemdir. Zira Almanya’da buna benzer bir “Hristiyanlık Konferansı” ya da “Yahudilik Konferansı” bulunmamaktadır. Bu durum, İslam’ı ve Müslümanları doğrudan bir “sorun alanı” olarak konumlandırmaktadır. Ayrıca Konferans’ın adı olan “Alman İslam Konferansı” ifadesi de başlı başına sorunludur. Evrensel bir din olan İslam, bu adlandırma yoluyla ulusal ve seküler bir kalıba sokulmaktadır. Daha da problemli olan ise, bu süreci yöneten aktörün seküler bir devlet olmasıdır. Alman Anayasası’na göre dinlerden (sözde) bağımsız olması gereken Alman devleti, dini alana müdahale etmemesi gerekirken, tam tersine İslam’ın nasıl anlaşılması, nasıl yaşanması ve hangi sınırlar içinde kalması gerektiğine dair yönlendirici bir rol üstlenmektedir.

Alman İslam Konferansı’nın kuruluşunu gerçekleştiren dönemin İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble’nin açıkça (sanki İslam adında bir insana hitap edercesine) ifade ettiği gibi, hedef şudur: “İslam, Avrupa’yı ve onun değerlerini kabul etmelidir.” Bu söylem, entegrasyon adı altında aslında asimilasyonu meşrulaştırmaktadır. Normal şartlarda tüm dinlere eşit mesafede durması gereken seküler Alman devleti, seküler ve ulusal kimlik üzerinden “kendisine uygun” bir “Alman İslam’ı” üretme gayretini saklama ihtiyacı dahi duymamaktadır. Bu bağlamda “Alman İslam’ı” ifadesiyle bir taşla birden fazla kuş vurulmak istendiği de açıktır. Bir yandan, kendilerini “kültür Müslümanı” diye tanımlayan gruplarda olduğu gibi, sekülerleştirilmiş, politik olarak pasif, kamusal alanda iddiasız bir din talep edilmekte; diğer yandan “Arap”, “Türk”, “Fars”, “Boşnak” gibi Müslüman toplulukların tarihsel ve kültürel birikimleri açıkça istenmediği ima edilmektedir. Alman kimliğinin ön plana çıkarılmasıyla, diğer tüm kültürel kimliklerin ve izlerin silinmesi hedeflenmektedir. Bu meseleyi ele aldığım bir diğer çalışmam olan “Alman İslam’ı ve İslam’ın ‘Konstantinleştirilmesi’ne Dair” başlıklı makalemde de vurguladığım üzere, en büyük sorun, Alman İslam Konferansı’nın konusunun “Müslümanlar” ya da “Müslüman kültürü” değil, doğrudan “İslam” olmasıdır. Tam da bu nedenle, bu konferansı tarihsel olarak İznik Konsili’ne benzetmekteyim. Nasıl ki İznik Konsili’nde Hristiyan inancı siyasal otorite tarafından tanımlanmış ve sınırlandırılmışsa, burada da İslam’ın içeriği ve kamusal alandaki meşru sınırları devlet eliyle belirlenmek istenmektedir.

Özetle, 11 Eylül sonrası Almanya örneği, Batı'nın çokkültürlülük ve din özgürlüğü söylemlerinin duruma bağlı, kırılgan ve son derece seçici olduğunu açıkça göstermektedir. İslam, Batı için tolere edilebilir olduğu sürece kabul edilebilirdir; ancak kendi normları, talepleri ve hakikat iddialarıyla kamuoyunda görünür hale gelir gelmez, dönüştürülmesi, kısıtlanması ve “yerelleştirilmesi” gereken bir olguya indirgenir.

Medya ve akademik çevrelerin etkisiyle, İslam devleti modeli denildiğinde çoğunlukla Suudi Arabistan ve İran örnek gösterilmekte; Müslümanlar da dahil bu “canlı örnekler” üzerinden böyle bir düzende yaşamayı dahi tasavvur edemez hâle gelmektedir. “İslam devleti” denildiğinde zihinde hemen hilafet ya da sultanlık çağrışımları oluşmakta; özgürlükle ilişkilendirilen demokrasi ise neredeyse hiç akla gelmemektedir. Dahası, seküler eğitimle birlikte sanat ve sinema alanında üretilen güçlü anti-din devleti algısı nedeniyle, “demokratik bir İslam devleti” fikri hem tasavvur edilememekte hem de zihinsel olarak birbirine zıt iki kavram gibi algılanmaktadır. Nasıl ki “şeriat” kelimesi hem gayrimüslimlerde hem de birçok Müslümanda refleksif ve fobik bir tepkiyi tetikliyorsa, “İslam devleti” ifadesi de benzer bir psikolojik karşılık üretmektedir. Bu, büyük ölçüde kavramların içeriğinden ziyade, onlara yüklenen tarihsel, ideolojik ve propagandif anlamların bir sonucudur. Burada demokrasiyi olumlu bir karşıt örnek gibi zikretmiş olsam da —ki bunu toplumun demokrasiye yüklediği anlamı dikkate alarak yaptım— demokrasi siyasetin nihai ve mutlak formu değildir. İslam dünyası için ne hilafet ve sultanlık zorunludur ne de Batı’nın “model” olarak sunduğu demokrasiye mahkûmiyet söz konusudur. Hilafet, sultanlık ya da demokrasi; özünde birer yönetim tekniği ve devlet idare biçimidir. Hangi sistem tercih edilirse edilsin, ona gerçek anlamını ve meşruiyetini kazandıran esas unsur; adalet, merhamet, ahlak, emanet bilinci ve sorumluluk gibi İslam’ın evrensel ilkeleridir. Ne var ki Müslüman dünya, bugüne kadar bu temel ayrımı net, tutarlı ve ikna edici bir şekilde ortaya koymakta büyük ölçüde başarısız olmuştur. Allahu alem!

4. Batı toplumlarının dinî inanç ve pratiklerden büyük oranda koptuğu/sekülerleştiği söylemi ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu bağlamda Sekülerleşme dini anlayışı yok etti mi?  Batı’da ortaya çıkan dini canlanma ve Yeni Dini Hareketler Sekülerleşme içinde nasıl izah edilebilir?  İslam’ın bu canlanma içinde yeri nedir? 

Kilise doktrinlerini kabul etmeyerek kiliseden, yani kurumsal anlamda “dinden” ayrılan; buna rağmen Tanrı inancını koruyan çok sayıda insan vardır. Bunun yanında, kendisini açıkça ateist olarak tanımlayanların sayısı da azımsanmayacak düzeydedir.

Tanrı ve inanç, bilinçli bir tercihle “özel alana” hapsedilmiş; dinî öğretilerin toplumsal ve ahlaki bağlayıcılığı büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. İbadetler ve ritüeller, bağlayıcı vecibeler olmaktan çıkarılıp kültürel ve folklorik gelenekler olarak sunulmaktadır. Helal–haram anlayışı neredeyse tamamen yok sayılmış; din, hayata yön veren bir “sistem” olmaktan çıkarılarak sembolik bir kimlik unsuruna indirgenmiştir. Bu sürecin sonunda geriye çoğunlukla Noel kutlaması gibi, anlamından koparılmış kültürel etkinlikler kalmıştır.

Üstelik kiliseden resmen ayrılmayanların yaşam tarzlarının da büyük ölçüde farklı olmadığı görülmektedir. İbadetin günlük hayatta belirleyici bir yeri olmadığı gibi, sembolik ve yüzeysel bir inanç biçimi daha yaygındır. Haç kolyesi takmak gibi göstergeler, inancın pratik karşılığının yerine ikame edilmiştir. Bu noktada kiliselerin sorumluluğu da göz ardı edilemez. Özellikle Almanya’da hem Protestan hem de Katolik kiliseler, modern ve seküler yaşam tarzını benimseyerek; LGBT ideolojilerini açık biçimde destekleyerek bu sürecin bizzat aktörleri hâline gelmişlerdir. Hatta Alman Katolik Kilisesi’nin, Vatikan’ın ve Papa’nın eşcinsellik ve LGBT konularındaki eleştiri ve yasaklarına karşı çıkması; kendi doktrinlerine aykırı tutumlar sergilemesi, Katolik kilisesinin içindeki bu kopuşun da derinleştiğini göstermektedir.

Batı’da sıklıkla dile getirilen “dinî canlanma” söylemi, gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Kiliseler, inançlı kurumlar, sivil toplum kuruluşları ve hatta bazı siyasi partiler zaman zaman —Müslümanları örnek göstererek— “biz de kendi dinimize sahip çıkalım” çağrıları yapsalar da, savundukları şey çoğu zaman haramsız, ibadetsiz ve sorumluluk yüklemeyen bir inanç anlayışıdır. Yani Deizm’in, tarihte teslis gibi yanlış doktrinlere karşı ortaya çıkan ve tevhidî bir arayışı ifade eden bir “deist eğilim”den ziyade; bugün daha çok “Tanrı’ya inanıyorum ama sekülerim” şeklinde, kendi içinde tutarsız bir anlayış üzerinden yeniden canlandığını ya da en azından daha görünür hâle geldiğini söyleyebiliriz. Oysa sekülerlik, akademik ve felsefî anlamda (Türkiye’de sekülerlik kavramı zaman zaman farklı şekillerde yorumlansa da) Tanrı’yı, dini ve vahyi kamusal ve normatif alanın dışına itmek demektir.

Öte yandan kiliseden ayrılanların tamamı sekülerleşmiş veya dine ilgisini yitirmiş kişiler değildir. Aksine, dinine ciddi anlamda bağlı olduğu hâlde, kiliselerin bu seküler dönüşümüne ve doktrinlerinden uzaklaşmasına tepki olarak, protesto amacıyla kiliseden ayrılanların sayısı da az olmadığını düşünmekteyim. Yine Müslümanların —özellikle Türk ve Kürt göçmenlerin, diğer ülkelerde ise Afrikalı ve Arap Müslümanların— dinî yaşam tarzlarını kamusal alanda görünür biçimde sürdürmeleri, Batı toplumlarında hem olumlu hem de olumsuz etkiler doğurmuştur. İş yerlerinde ve okullarda namaz kılınması (veya istenmesi), kadınların dinî kıyafetleri açıkça giymesi, Müslüman kimliğin toplum içinde görünür hâle gelmesi; olumsuz açıdan özellikle sağcı kesimlerde İslam düşmanlığının daha da körüklenmesine, solcu ve sözde liberal çevrelerde ise çoğu zaman akıl dışı ve temelsiz fobilerin artmasına yol açmıştır. Buna karşılık olumlu yönü ise —hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler açısından— dinin günlük hayatın içinde yeniden konuşulur bir konu hâline gelmesidir. İş yerlerinde, komşuluk ilişkilerinde, siyasi ortamlarda ve diyalog programlarında yapılan sohbetler sayesinde din, hayatın anlamı, Tanrı’nın varlığı ve inanç meseleleri yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Bu süreçte İslam’a ve Hristiyanlığa yönelik önyargıların sorgulanması kaçınılmaz olmuş; birçok insan bu vesileyle ya Müslüman olmuş ya da kendi dinini yeniden öğrenerek bilinçli bir şekilde ona bağlanmıştır.

Sonuç olarak, Müslümanların kamusal alandaki görünürlüğü her ne kadar çeşitli gerilimler üretmiş olsa da, Batı toplumlarında uzun süredir bastırılmış olan metafizik ve ahlaki soruları yeniden gündeme taşımış; dinin bütünüyle “özel alana hapsedilemeyeceğini” fiilen ortaya koymuştur. Ancak, yukarıda da değinildiği üzere, bu süreç pratik hayatta çoğu zaman seküler bir dindarlık biçimine evrilmektedir (yani büyük oranda bir şey değişmemektedir). İnanç, ahlaki ve varoluşsal soruların konusu hâline gelse bile, bağlayıcı hükümleri ve sorumluluklarıyla hayata yön veren bir bütün olarak değil; daha çok bireysel, seçmeci ve sembolik bir düzlemde yaşanmaktadır. Bunun nereye evrileceğini, Hristiyanlık açıdan “sahih bir imana” mı, İslam’a mı yoksa yeni bir kültürel din formuna mı dönüşeceğini ise nihayetinde Allahu alem!

5. Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar, kimliklerini koruma ve temsil etme süreçlerinde hangi zorluklarla karşılaşıyor? Batı toplumlarında Müslüman kimliği nasıl inşa edilmekte, diaspora ve göç deneyimleri bu kimliği nasıl dönüştürmektedir?

Aşağıda yazılanların bir bütüncül teori ya da kesin hükümler olarak değil, hayatın kendisi gibi çok katmanlı, yer yer çelişkili ve dinamik bir sürecin notları olarak okunmasını isterim. Çünkü ele alınan meseleler tek bir sebep-sonuç ilişkisiyle açıklanamayacak kadar karmaşık; tarih, sosyoloji, din, dil, siyaset ve bireysel tecrübelerin iç içe geçtiği alanlardır.

İlk nesil, hem ibadet edebilmek hem de birbirlerine destek olmak amacıyla bir araya gelmiş; başlangıçta yurtların küçük odalarında ve evlerde buluşmuşlardır. Ailelerin de bu sürece dâhil olmasıyla birlikte, zamanla arka mahallelerde mescitler kurulmaya başlanmış; camilerin kurulmasıyla beraber cemaatler ve dernekler de çoğalmıştır. Bu camiler ve dernekler, Müslümanların dinî kimliklerini korumak ve bu kimliği çocuklarına aktarabilmek amacıyla da kurulmuş; aradan geçen on yıllara rağmen bu önemlerini büyük ölçüde yitirmemiştir. Seküler ve Hristiyan bir kültür içinde yaşamanın beraberinde getirdiği çeşitli “dinî sorunlar” olsa da, ilk yıllarda hâkim olan “geri dönme” niyeti zamanla kaybolmuş; Almanya, giderek bir “ekmek vatan” olarak görülmeye başlanmıştır. Yani zamanla isteyerek burada kalmışlardır. İsteyerek Almanca öğrenmiş, isteyerek seküler ve Hristiyan ağırlıklı bir yaşam tarzının hâkim olduğu bir toplumda yaşamayı kabul etmişlerdir. Almanya devleti ya da Alman toplumu onları kalmaya zorlamamış; aksine belirli dönemlerde geri dönüşü teşvik eden maddi destekler dahi sunmuştur. Bu durum, tarihsel açıdan oldukça dikkat çekicidir. Zira bildiğim kadarıyla, tarihte ilk defa büyük bir Müslüman topluluk, isteyerek ve kalıcı olma niyetiyle gayrimüslim bir ülkede yaşamayı kabul etmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak ikinci ve üçüncü nesiller; anaokullarında, okullarda, komşuluk ilişkilerinde, şehir hayatında, üniversitelerde ve iş yerlerinde yoğun biçimde gayrimüslimlerle temas hâlinde yetişmiştir. Bu etkileşim, aileden aileye farklı tecrübelerin ve kimi zaman farklı trajedilerin yaşanmasına yol açmıştır.

Alman dili “düşman dili” olarak algılanmadığı için, Almanca kelimeler Türkçeye giderek daha fazla entegre edilmiş; iki dilli, karma bir dil yapısı ortaya çıkmıştır. Üçüncü ve dördüncü nesilde bu durum çok daha belirgin hâle gelmiştir. Üçüncü ve dördüncü nesilde caminin etkisi kısmen zayıflamış olsa da, camiler ve dernekler; farklı çalışmalar, dinî hizmetler, Almanca ve Türkçe sohbetler, yayın faaliyetleri ve gençlik çalışmalarıyla İslami kimliğin korunmasında önemini hâlen sürdürmektedir. Ancak ne yazık ki, artık Türkçeye yeterince hâkim olmayan; bir sohbeti ya da bir kitabı anlayacak düzeyde Türkçesi bulunmayan nesillere hitap edecek nitelikli Almanca literatür ve donanımlı konuşmacılar uzun süre yetersiz kalmıştır. Ancak son yıllarda büyük cemaatler bu eksikliği fark ederek Almanca kitaplar yayımlamaya başlamışlar ve konuşmacı yetiştirmişlerdir. Daha önce de İslami eserler yayımlayan kişi ve gruplar olmuşsa da, bunların hem sayısı hem de erişim imkânları sınırlıydı. Alman Müslümanların çıkardıkları dergiler ve kaleme aldıkları yazılar için de benzer bir durum söz konusudur. Velhasıl, birinci nesilden sonra dinin öğrenildiği temel mekânlar ev ve cami olmaya devam etmiş; ancak üçüncü ve dördüncü neslin dil üzerinden şekillenen yeni dinî ihtiyaçlarını bu yapılar uzun süre karşılayamaz hâle gelmiştir.

Öte yandan Almanca yayımlanan İslami eserlerin büyük bir kısmı ya sayıları oldukça sınırlı olan Müslüman akademisyenler tarafından kaleme alınmış ya da ağırlıklı olarak gayrimüslim yazar ve araştırmacılar tarafından üretilmiştir. Bu durum, İslam’ın kavramsal çerçevesinin, değer dünyasının ve iç dinamiklerinin çoğu zaman seküler veya dışarıdan bir bakışla aktarılmasına da yol açmıştır. Maalesef bu alandaki gerçek ihtiyaçların fark edilmesi ve giderilmeye başlanması oldukça gecikmiştir.

Bununla birlikte, her alanda baskın seküler hayatın sunduğu —başta “zevk odaklı”, günahsız ve sorumluluktan arındırılmış gibi sunulan— yaşam tarzı da gençlerimizi ciddi biçimde etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. Globalizm (daha doğrusu kültürel ve ekonomik sömürge) sayesinde Türkiye’de de (ve yaklaşık tüm İslam coğrafyasında) benzer örnekleri görüldüğü üzere, mahremiyet kurallarının, hayâ anlayışının ve dinî edebin giderek devre dışı bırakıldığı; buna karşılık seküler yaşam biçiminin normlarının içselleştirildiği bir dindarlık anlayışı yaygınlaşmaktadır. Bu anlayışta dinî ibadetler, bağlayıcı hükümler olmaktan ziyade kültürel unsurlar hâline indirgenmektedir. Örneğin, İslam’ın hayâ ve mahremiyet anlayışıyla açıkça çelişen giyim tarzları, evlilik öncesi ilişkilerin, rahat buluşmaların ve fiziksel yakınlıkların normalleştirilmesi; buna rağmen dilde Allah’ın adının sıkça zikredilmesi bu çelişkili hâlin somut göstergeleridir. İnanç söylem düzeyinde korunmakta, ancak ahlaki ve pratik boyutlarıyla hayatın merkezinden giderek uzaklaşmaktadır. Bu etkilenme, gayrimüslim bir ülkede yaşıyor ve orada yaşamayı da (sırf ekmek parası için de olsa) benimsediğiniz zaman, çok daha belirgin olmaktadır. 

Bu tablo, sadece bireysel zaaflarla açıklanamayacak kadar yapısaldır ve dil, kültür, eğitim ve seküler çevre baskısının birleşik etkisini açıkça göstermektedir. Müslüman bir ülkede yaşamanın aksine, Batı’da bildiğimiz anlamda dindar kimliği koruma yönünde devlet destekli maddi bir yardım beklemek gerçekçi değildir. Nitekim batılı veya gayri müslim devletler, yukarıda değinilen “Alman İslam’ı” örneğinde olduğu gibi, kendileriyle uyumlu veya eleştirmeyen ve itiraz etmeyen Müslüman yapıları destekleme eğilimindedir. Müslümanların büyük bir kısmını temsil eden DİTİB veya Millî Görüş gibi yapılar ise medya üzerinden sıklıkla hedef alınmakta ya da dışlanmaktadır. Bu baskıları fırsata çevirmeye çalışan Selefi akımlar da özellikle gençliğin doğasında bulunan tepkiselliği araçsallaştırarak gençleri kendilerine çekmeye çalışmakta; aynı zamanda ana akım Müslüman cemaatlere yönelik saldırıları da ihmal etmemektedir.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, gurbetin göz ardı edilmemesi gereken olumlu yanları da vardır. Baskın bir seküler kültürün varlığı, Müslümanların dinî ve kültürel kimliklerini camiler ve dernekler etrafında daha bilinçli ve organize bir şekilde korumalarına zemin hazırlamıştır. Bu kimliği muhafaza etme refleksi, kimi zaman Müslüman ülkelerdekinden bile daha belirgin ve etkili olabilmiş; cami ve dernekler yalnızca ibadet mekânları değil, aynı zamanda kimlik, aidiyet ve dayanışma merkezleri hâline gelmiştir.

Üçüncü ve dördüncü nesil açısından olumlu olarak zikredilmesi gereken en önemli husus ise özgüvendir. Camilerde ve derneklerde yetişmiş, aynı zamanda okullarda aktif olan; üniversitelerde sorumluluk üstlenen ve bilinç geliştiren bu nesiller, ilk nesillerde görülen “dil yetersizliği” ve “din bilgisi eksikliği” sebebiyle geri planda kalma hâlini büyük ölçüde aşmış durumdadır. Toplum içinde daha görünür, daha aktif ve daha söz sahibidirler. Bu nesiller, gözlemlediğim kadarıyla Alman devletini ve toplumunu çok kültürlü bir yapı olarak benimsemekte; kendilerini de bu yapıya dahil görerek yalnızca kâğıt üzerinde “Alman vatandaşı” olarak görmemektedir. Elbette bu “kabullenişe” eleştirel yaklaşan gençler de vardır. Ancak Almanya’da yaşamayı kabul etmekle birlikte (ki “geri dönmek” gibi bir hasret veya hedef çoğunlukta yoktur), Alman toplumunun da bir parçası olduklarını kabullenmektedirler. “Alman İslam’ı”, “Türk İslam’ı” ya da “Arap İslam’ı” mümkün olmadığı gibi, bununla birlikte bu nesiller —Alman Müslümanlarla birlikte— tıpkı tarihsel süreçte oluşan Türk-İslam kültürü gibi, “bir Alman-İslam kültürü” oluşturma potansiyeline sahip olabilirler. Bu kültürün hangi değerlerle, hangi ilkelerle ve hangi ahlaki çerçeveyle doldurulacağını ise zaman gösterecektir. Bunun mücadelesini şu an bilinçli Müslümanlar ve cemaatler, baskın seküler medya ve siyasete karşı vermektedir. Allahu alem!

6. Seküler bilim dili “nötr” olduğu iddiasıyla evrenselleşirken, İslam dünyası bu paradigmayı neden sorgulamıyor? İlahiyat ve sosyal bilimlerde inanç merkezli bir dilin yerine “nesnel” ifadelerin tercih edilmesi, epistemolojik bir özgüven eksikliğine mi işaret ediyor? Yeni bir İslami bilim dili oluşturmak mümkün mü?

İslam dünyasının askerî ve ekonomik gerilemesi, halifeliğin ilgası ve kolonyalizmin derin etkileriyle birlikte, âlim ile ilim arasındaki bağda ciddi ve yapısal bir kırılma yaşanmıştır. Ancak bu kopuş ani ya da tek seferlik bir süreç değildir. En geç Tanzimat döneminden itibaren bazı Müslüman düşünür ve âlimler Batı’ya hayranlık duymaya başlamış; Batı’nın kiliseye yönelttiği eleştirileri taklit edercesine “din adamlarını” ve böylece de “dindar bilim adamlarını” da suçlu ilan etmişlerdir. Kimileri ise “hikmet ve ilim Batı’dadır” düşüncesiyle Batı’ya yönelmiş, oradan gelen bilgileri kimi zaman eleştirel bir süzgeçten geçirerek, kimi zaman ise sorgulamadan ve olduğu gibi benimsemiştir. Özellikle Halifeliğin kaldırılması ve Harf İnkılabı ile birlikte, son büyük İslam devleti olan Osmanlı’da yaşayan Müslüman âlimlerin, toplum nezdindeki merkezi konumu büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bunun yerine, hayranlık duyulan pozitivist bilim anlayışı resmî ve baskın paradigma hâline gelmiş; buna paralel olarak Batı hayranlığı da ciddi biçimde yayılmıştır. Âlimlerin (tüm İslam coğrafyasında) kamusal alandan dışlanmasıyla birlikte, okullarda ve üniversitelerde İslam’ın ilme bakış açısı yerine seküler ve pozitivist öğretiler esas alınmış; bu anlayış yalnızca eğitimle sınırlı kalmayarak edebiyat, fikir, sanat ve daha sonra sinema yoluyla topluma sistemli biçimde aşılanmıştır.

Bu süreçte Batı’da bilimsel çalışmalar ve araştırmalar, sömürge sermayesi ile yoğun bir şekilde gerçekleşirken, devlet veya vakıf destekli projeler yürüterek bilimsel başarılar sayesinde “nötr, tarafsız ve dürüst bilim insanı” idealize edilmiş, Müslüman âlim —hatta daha genel anlamda tüm İbrahimî dinlere mensup dindar âlim— cahil, dogmatik ve bilime uzak bir figür olarak sunulmuştur. Bu bakış açısı, ne yazık ki günümüzde dahi akademik çevrelerde varlığını sürdürmektedir.

Batı akademisi, dini ve gaybî olanı çoğu zaman yalan, uydurma, masal veya mitoloji olarak sınıflandırmış; tarihsel olarak kilisenin işlediği hataları genelleyerek tüm dindarlığa ve dinlere mal etmiştir. Bunun sonucunda dini ilimler ya tamamen müfredat dışına itilmiş ya da “gerçek ilim ve bilim dışı” olarak görülen, kenarda tutulmuş ilahiyat kürsülerine hapsedilmiştir. Adeta, “Dindarlar orada oyalanabilir; fakat gerçek bilimsel çalışmalara karışmasınlar” anlayışı hâkim kılınmıştır. Oysa 19. yüzyıla kadar ilimlerin tasnifinde felsefe, fen bilimleri ve dini ilimler yan yana, birbirini tamamlayan alanlar olarak görülmekteydi. Modern dönemde ise dinî ilimler sistematik biçimde devre dışı bırakılmış; yalnızca “cahil dindarın temel ihtiyacını karşılamak” üzere kendilerine mahsus fakülteler kurulmuştur. Bu ortamda -ve çoğu zaman Müslüman dünyasındaki ekonomik sıkıntıların da etkisiyle- akademik çalışma yapmasına imkân tanınmayan âlim, ilimle, araştırmayla ve kitapla meşgul olması gerekirken, ailesine rızık temin etme kaygısıyla farklı alanlara yönelmek zorunda kalmıştır. Bu süreçten sonra, dindarlığını gizlemeden var olabilen bir “dindar bilim insanı”, bilimsel alanlarda kendini özgürce ve sürdürülebilir biçimde ispatlayabileceği imkânları büyük ölçüde kaybetmiştir. Bunun bir sonucu olarak dindar bilim insanı kamusal ve akademik alanda giderek pasifleşmiş; buna karşılık seküler bilim insanı, sahip olduğu kurumsal ve yapısal destekler sayesinde bilimsel başarılarıyla öne çıkarılır hâle gelmiştir.

Bu tablo, yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; kolonyalizmin etkisi altına giren tüm İslam coğrafyasında, devlet ve toplum yapılarında benzer hususlar yaşanmıştır. Bir yandan bu dayatmalar söz konusu iken, diğer yandan Batı’nın bilimsel çalışmalarına hayranlıkla bakıp, “ilim oradadır”, “gerçek ilim adamları onlardır” şeklinde yaklaşan ve bunu bir aşağılık kompleksi hâline getiren kesimler de tüm Müslüman dünyada ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, ilim ile irfanın, bilim ile hikmetin birbirinden koparıldığı bu süreçte, Müslüman toplumlar yalnızca siyasî ve askerî değil, epistemolojik ve zihinsel bir “sömürgeleşme” de yaşamışlardır. Bu kırılmanın etkileri, bugün hâlâ ilim anlayışımızda, akademik yapılarımızda ve entelektüel özgüvenimizde derinden hissedilmektedir.

Ne hikmetse, farklı ilahiyat kürsüleri de bu kabulleri büyük ölçüde benimsemiş ve – belki farkında olmadan, Allahu alem – aynı dili konuşur hâle gelmiştir. Almanya’da Din Bilimleri okuduğum süreçte, Katolik ve Evanjelik fakültelerde görev yapan hocalardan —ki bu fakültelerde kişi, dindarlığını ispat etmedikçe akademisyen olamaz— tek bir kişinin bile Tanrı’nın varlığını ya da gaybî bilgileri savunduğuna şahit olmadım. Aksine, yaygın olarak sözde nötr ve sözde verilere dayalı seküler tarih bilimine göre şu anlatı tekrarlandı: Geçmişte Yahudi kültürü “Yehova” adıyla bir Tanrı tasavvuru geliştirmiş, diğer monoteist dinler de buradan türemiştir. Peygamberlerin ve Hz. İsa’nın tarihte gerçek kişilik olup olmadığına dair “nötr” ifadeler kullanarak, şüpheyle bakmışlardır. Şu basit soruyu dahi soramamışlardır: Tarihi verileri yorumlayan kişi seküler bir bilim adamı ise, ne diye Allah’tan vahiy almış bir peygamberin varlığını ispatlasın? Bu seküler bilim adamın kendi hayat bakışına aykırıdır. Modern tarih ve diğer bilim alanlarında çalışanlardaki durum da pek farklı değildir. Seküler bakış açılı tarih anlayışı da, “gerçek tarih” ve “bilimsel yaklaşım” olarak kabul edilince, bu dinin veya dinlerin gerçek sahibinin Allah olduğu ve peygamberlere vahiy yoluyla bildirildiği söylenmez. Burada söz konusu olan şey bir “takiyye” de değildir —her ne kadar bireysel olarak bunu yapanlar bulunabilse de— bu, artık kurumsallaşmış ve normalleşmiş sekülerleşmiş bir din anlayışıdır. Din, tarihte cahil insanların ihtiyaca binaen ortaya çıkarttığı, belli aşamalardan geçerek bugüne ulaşmış bir olgu olarak ele alınır. “Nasıl gelmiştir, kim tarafından getirilmiştir?” sorularına verilen cevaplarda ise Allah ve Resûl değil; toplumsal şartlar, kültürel etkileşimler ve insanî üretimler ön plana çıkarılır.

Ne yazık ki bu seküler akademik dil ve hiçbir şekilde nötr / tarafsız olmayan bakış açısı, (ki mesele Allah ise ya inanan vardır ya da inanmayan, yani iki taraf vardır) İslam dünyasında da büyük ölçüde kabul görmüştür. Bu kabul, Batı’da çoğu zaman ideolojik baskılar yoluyla gerçekleşmiş; Müslüman coğrafyalarda ise sömürgecilik ve ardından gelen “yerel rejimler” sonrası kurulan eğitim sistemleri aracılığıyla, nesilden nesile okullarda ve üniversitelerde öğretilen dil sayesinde yaygınlaşmıştır. Bugünlerde üzerinde çalıştığım, akademisyenler tarafından kaleme alınan bir tefsirde geçen şu ifadeyi örnek olarak vermek isterim: “Kur’an-ı Kerîm Allah’ın kulları için serbest bıraktığı, helâl kıldığı nimetlerin, güzelliklerin din adına, herhangi bir haklı gerekçeye dayanmadan haram sayılmasını yasaklamış (bk. A‘râf 7/32); ayrıca bizzat Hz. Peygamber’e hitap ederek, Allah’ın helâl kıldığı şeyleri kendisine haram kılmamasını istemiştir (Tahrîm 66/1).” Seküler dil ile yetişmiş ve bu dilin sorunlu yönleri üzerine hiç düşünmemiş biri için bu cümle normal görünebilir. Oysa burada Kur’an-ı Kerîm adeta bağımsız, özne olan bir varlık gibi tasavvur edilmektedir. Allah’ın insanlara doğrudan hitabı olan kelâmı yerine, “Allah’tan bağımsız” bir metin konuşur, yasaklar koyar, Hz. Peygamber’e hitap eder hâle getirilmiştir. Böylece Allah’ın kelâmı olan Kur’an, “bilimsel ve nötr” bir dil kullanma kaygısıyla tanıtılmaya çalışılırken, “Allah buyuruyor”, “Allah yasaklıyor”, “Allah hitap ediyor” gibi doğrudan ilahî fiilleri ifade eden dil terk edilmekte, Allah ile kul arasına farkında olmadan bir “nesne” yerleştirilmektedir. Bu masum bir üslup tercihi değil; aksine bilincimizi onlarca yıldır sistematik biçimde şekillendiren, köklü ve derin bir epistemolojik sorunun tezahürüdür.

Bu satırları okuyanların bir kısmı, dile getirilen bu eleştirileri muhtemelen “abartılı” ya da “saçma” olarak niteleyecektir. Oysa bir Müslüman için evreni yaratan Allah’tır; bu, inancın en temel kabullerinden biridir. Ancak bugün akademik dünyada bir fizik profesörü ya da astronom bilimsel bir ortamda “Evreni Allah yarattı” diyemez; bunun yerine “Evren Big Bang ile başlamıştır” demek zorunda kalır. Bir makalesinde evreni açıkça “Allah yarattı” şeklinde tanımladığı anda, bilim insanı olma vasfının sorgulanması kuvvetle muhtemeldir. Benzer bir durum sosyal bilimler için de geçerlidir. Bir sosyolog, toplumsal bozulmalarda ‘Şeytan’ın da etkisi olduğunu söylese —ki Allah bu hususu birçok ayette açıkça ifade eder; örneğin Nisâ Suresi 118–119. ayetlerde— Türkiye dâhil olmak üzere hangi akademik çevrede ne ölçüde “ciddi” bir sosyolog olarak kabul edilir? Eminim, muhafazakâr Müslüman bilim adamları dahil, o kişiyi ciddiye almak istemez. Çünkü “sekülerleşmiş akla” çok “gerçek dışı”, “fantastik” gelebilir. Peki Müslüman bilim insanı bu açmazdan nasıl kurtulmaktadır? Çoğu zaman metafizik unsurları seküler kavramlarla yeniden yorumlayarak: Şeytanı mitolojiye, cinleri bakteriye indirgemek suretiyle. Bunu yapanlar ise 20. Yüzyılın başından itibaren pozitivist akımına kendini kaptıran din adamlarıdır. Ancak bu tür yorumlar, ilahiyatın artık “hakikati beyan etme” iddiasını büyük ölçüde yitirdiği bir zeminde dile getirildiği için, bu söylemler, toplum nezdinde veya dinî ilimlerle meşgul çevrelerde sınırlı bir karşılık bulsa bile, seküler akademik dünyada ciddiye alınmamaktadır. Buna karşılık, uluslararası akademik düzeyde “ciddiye alınan” Müslüman din bilimcilerin çoğu, seküler Batı'nın yöntemlerini, dilini ve epistemolojik sınırlarını içselleştirmiş kişilerdir. Bu yaklaşım, İslam'ın kendi terimleriyle ifade edilmesini değil, Batı biliminin kabul edilebilir bulduğu bir çerçeveye çevrilmesini sıklıkla beraberinde getirir. Bu tabloyu daha da sorunlu hale getiren şey, genellikle dinle gerçek bir bağı olmayan, ancak topluma ne kadar “dindar” olduklarını göstermek isteyen politikacılar tarafından sık sık dile getirilen sözde “ölüm fetvaları”dır. Bu tür durumlarda, bu akademisyenler Batı kamuoyuna İslam dünyasının bilim, eleştirel düşünce ve akademik özgürlükten ne kadar uzak olduğuna dair “kanıtlar” sunmaktadır. Sonuçta, bu kişiler bilinçli veya bilinçsiz olarak İslam dünyasını geri kalmış ve baskıcı olarak göstermeyi amaçlayan retorik ve propagandanın bir parçası haline gelmektedir.

İlahiyatın dışında Müslüman bilim adamları da yaygın bir biçimde, inancıyla akademik kimliği arasına “mesafe koyarak”; tabir caizse “topu başkasına atarak” yukarıda bahsettiğimiz açmazdan kurtulmaya çalışır. “Kur’an’a göre…” diye başlayan cümlelerle hem kendi vicdanını rahatlatır hem de akademik dünyaya şu mesajı verir: “Ben mesafeli ve tarafsız bir dindarım; bunu ben söylemiyorum, İslam’ın kitabı Kur’an söylüyor, ben sadece aktarıyorum.” Bu strateji sayesinde kişi, inancını inkâr etmeden; fakat aynı zamanda dini, inancı ve dolayısıyla Allah’ı bilinçli biçimde dışlayan (!) akademik dünyanın çizdiği sınırların dışına da çıkmamış olur. Zira “Allah buyuruyor…”, “Allah, kitabı olan Kur’an’da şöyle diyor…” gibi ifadeler kullanıldığında, seküler akademik dünyaya açıkça “Allah vardır” demek anlamına geldiği için, o kişi kolaylıkla bilim dünyasının meşru alanının dışına itilebilmektedir. Ancak bu tutum, uzun vadede Müslümanın ilimle kurduğu ilişkiyi zedelemekte; iman ile bilimi, vahiy ile aklı, hikmet ile bilgiyi birbirinden koparan derin bir yarılmaya yol açmıştır/ açmaktadır. Bu yarılma onarılmadıkça, ne sahici bir ilim üretmek ne de ilim ile sahih bir din tasavvurunu yeniden inşa etmek mümkün görünmektedir.

Peki ne yapmak gerekir? Öncelikle Müslüman dünya, kendi ülkelerinde, ardından da Müslüman devletlerin kendi aralarında organize edeceği sempozyumlar, çalıştaylar ve akademik dergiler aracılığıyla “dinî bilimsel dili” yeniden görünür ve merkezî hâle getirmelidir. Bu çaba, hiçbir bilim dalını dışlamadan; fen bilimlerinden sosyal bilimlere, tıptan mühendisliğe kadar tüm alanları kapsayacak şekilde yürütülmelidir. En azından dindar bilim insanları, kendi inanç zeminlerinden hareketle, kendi perspektiflerinden ve ciddi akademik standartlara uygun biçimde ilmî faaliyetler üretmelidir. Geçmişte —örneğin (ne kadar eleştirilmiş olsalar da) İbn-i Sina veya Fahreddin Râzî’de görüldüğü üzere— Müslüman âlimler, o günün bilimsel verileri ve teorileri ile neyin dinen makul, neyin hurafe olduğunu ayırt edebilecek ilmî ve zihnî yetkinliğe sahip olduklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Aynı şekilde bugün de Müslüman bilim insanı, bu ayırt edici yetiye sahip olduğuna inanmalı; din ile aklı, vahiy ile ilmi karşı karşıya getirmek yerine, sahih ölçülerle birbirinden besleyen bir bütünlük içinde ele alabilmelidir. Bu, mevcut küresel seküler bilim diline karşı basit bir “alternatif” üretme çabası değildir. Aksine, bütün bilim alanlarında araştırma yapabilen, bilgi üretebilen, ilerletebilen ve ilmî yetkinliğini tüm bilimlerde (Astronomi, Fizik, Kimya, Botanik, Müzik, Zooloji, Mimarlık, Felsefe, Tarih, Sosyoloji vs.) sahada ispatlamış bir dinî ilim anlayışını yeniden ihya etmektir. Böyle bir çaba, uzun vadede küresel seküler bilim dilinin iddia ettiği tarafsızlığın aslında epistemolojik ve ideolojik tercihlerle yüklü olduğunu da görünür kılacaktır. Çünkü “tarafsızlık” iddiası, çoğu zaman sadece Allah’ı, vahyi ve gaybı bilim alanının dışına itmenin meşrulaştırılmış bir adıdır.

Bu sürecin bir sonraki aşamasında, ortaya konulan bu ilmî birikim okul ve üniversite müfredatlarına dâhil edilmelidir. Ancak bu, bilimsel derinliği, yöntemi ve sonuçlarıyla kendini kabul ettirmiş çalışmalar üzerinden yapılmalıdır. Aksi hâlde dinî bilim dili, yeniden “inanç dersi” seviyesine indirgenir ve akademik alanda ciddiye alınmaz. Asıl hedef; Müslüman ilim anlayışını kompleksli ya da kenarda duran bir konumdan çıkarıp, özgüvenli, üretken ve kurucu bir epistemoloji hâline getirmektir. Allah’ı, vahyi ve hikmeti bilginin dışına atan değil; bilginin merkezine yerleştiren bir ilim tasavvurunu inşa etme yollarından biri bu olabilir derim. Allahu alem!

7.  Tekno-seküler çağın insani ve ahlaki krizleri, Batı’nın kendi değerlerini yeniden sorgulamasına yol açabilir mi? Mesela “Aksa Tufanı” Batı’nın İslam dünyasına ve kendi ahlaki değer sistemine bakışında bir kırılma anı oluşturabilir mi? Gazze’deki İslami temsil, Batı’daki İslam algısını nasıl etkiledi? İslamofobi zemin mi kaybediyor, yoksa yeni ideolojik biçimlerde mi güçleniyor?

(A)sosyal medya, tekno-seküler çağın günümüzde en belirgin aleti, Gazze’deki Filistinlilerin, yani Müslümanların mücadelesine, sabır ve tevekküllerine hayran kalan birçok insan üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır diyebiliriz. Bu paylaşımlar, izleyicilerin kendi değerlerini ve Batı’nın ikiyüzlülüğünü, değersizliklerini yeniden gözden geçirmelerine; ciddi manada eleştirel bir bakış geliştirmelerine vesile olmuştur. Ancak bu olumlu etkinin ne kadar kalıcı olacağını kestirmek güçtür. Nitekim sosyal medya, yapısı gereği tefekkür yerine oyalamaya davet eder. Birkaç gün boyunca etkisi altında kaldığınız bir konu, bir sonraki “viral” akım veya moda ile hızla yer değiştirebilir. Örneğin, Filistin’deki katliamlara ait video ve görüntülerin ardından komik veya müzik içerikleri paylaşılabiliyor; bu durum, katliam sahnelerinin hemen unutulmasına yol açabiliyor. Ya da daha kötüsü, bu içerikler arasında gidip gelerek, katliamın insan zihninde normalleşmesine sebep olabiliyor. Katliam paylaşımlarına “beğeni” veya “kalp” atmak ise, ayrı bir şeytani oyun olarak değerlendirilebilir. Yapay zekâ(sız)ın algoritmaların sayesinde, tersine olumsuz veya manipülatif akımların artacağını öngörmek de mümkündür. Nitekim şu son iki yılda hem Tech-firmalarının hem medyanın İsrail’e ne kadar destek verdiğini görmüş olduk.

İslamofobi ile İslam düşmanlığını bilinçli olarak birbirinden ayırıyorum. Almanya genelinde konuşacak olursak, hem kültür hem de din açısından Müslümanlara açıkça düşman olan ve zaman zaman bu düşmanlığını fiilî saldırılara dönüştüren sağcı kesim ile; kendisini hoşgörülü ve toleranslı olarak sunan sol ve liberal çevrelerdeki İslamofobi aynı şey değildir. Bu ikinci tutumun, farklı biçimlerde olmakla birlikte Türkiye’de de yaygın olduğunu düşünmekteyim.

Sağcı kesim, kendi kültürel ve dinî kimliğini merkeze alarak, Avrupa’da giderek artan “Avrupa İslamlaşıyor” propagandasına karşı savunmacı, dışlayıcı ve zaman zaman terör ile bir pozisyon üzerinden hareket etmektedir. Sol ve liberal kesim ise, genel olarak her türlü dinî olana karşı alerjik bir tutum sergilediği için, “din”in ya da “dindarlığın” kamusal alana geri dönüyor olmasından rahatsızlık duymakta; bu durumu bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu fobik tutum, tüm “İbrahimî dinlere” karşı olmakla birlikte, Batı bağlamında özellikle Hristiyanlık ve İslam’a yönelik olarak daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Sol ve liberal kesimde görülen durum, ilk bakışta Müslümanlara yönelik önyargı ya da zaman zaman düşmanlık gibi görünse de, meselenin özü çoğunlukla din karşıtı bir fobidir. Hristiyan kurumlara yönelik tepkiler, uzun süren sekülerleşme süreci sayesinde büyük ölçüde törpülenmiş; Hristiyanlık kamusal alanda etkisini kaybettikçe bu fobi görünürlüğünü azaltmıştır. Buna karşın, kamusal alanda daha görünür hâle gelen Müslümanlar ve İslam, bu bastırılmış din karşıtlığının yeni hedefi hâline gelmiştir. Dolayısıyla sol ve liberal çevrelerde “dindarlara” yönelen önyargılı tutumlar, çoğu zaman İslam’a özgü olmaktan ziyade, dinin kamusal hayata geri dönüşüne duyulan yapısal bir rahatsızlığın yansımasıdır. Bu iki eğilimin Avrupa’da azalacağını açıkçası düşünmüyorum. Aksine, Almanya’da İslam düşmanlığını besleyen siyasi akımın partisi, bugün anketlerde birinci sırada yer almaktadır. Diğer partiler de kendi fobilerini gizleme gereği duymamakta; zaman zaman İslam düşmanı çevrelerle iş birliğine dahi gidebilmektedir.

Bununla birlikte, siyaset ve medyayı – Gazze’deki soykırımın etkisi açısından - toplumun tamamıyla özdeşleştirmemek gerekir. Nitekim anketlere bakıldığında, Alman hükümetleri “tarihî suç” gerekçesiyle İsrail’i —dolayısıyla Gazze’deki soykırımı— desteklerken, Alman toplumunun büyük bir kısmının bu politikayı desteklemediği görülmektedir. Kendi tecrübemden de örnek vermem gerekirse, yaklaşık otuz yıldır Siyonizm’i eleştiren biriyim ve bunu yalnızca çatışma dönemlerinde değil, sözde “barış yıllarında” da sürdürmüşümdür. Ancak son iki yıla kadar, toplumun bu denli geniş kesimlerinde —işçisinden akademisyenine kadar— Siyonizm’in ve İsrail politikalarının bu kadar açık, net ve özgüvenli biçimde eleştirildiğine şahit olmamıştım. Bu açıdan bakıldığında, yaşananların olumlu bir bilinçlenme etkisi oluşturduğu söylenebilir. Ne var ki, bu durumun insanları İslam’a ne ölçüde yaklaştırdığı meselesi belirsizdir.

Tekno-seküler çağda ahlaki krizlerin giderek artacağını hesaba katmak gerekir. Sosyal medyada zaman zaman ortaya çıkan olumlu etkiler, bu mecraların hâlen büyük ölçüde seküler ve ahlakı temel bir referans olarak almayan zihniyetlerin kontrolünde olması sebebiyle, yapısal olarak sınırlı kalmaktadır. (A)sosyal medyanın bizzat kendi yapısı gereği; hayâ ve edebin büyük ölçüde zedelenmesine, “göz zinası”nın normalleşmesine, kalplerdeki günah hassasiyetinin giderek yıpranmasına ve “günah lekesinin” çoğalmasına zemin hazırladığı da göz ardı edilemez. Bu yönüyle, (a)sosyal medya ahlaklı ve dindar insanların elinde olsa dahi, sorun üretmekten bütünüyle uzak kalamayacaktır. Sorulması gereken temel sorulardan biri şudur diye düşünüyorum: Müslümanlar, seküler tekno-medeni düzenin izinden mi gidecek, yoksa bundan köklü biçimde farklı, sahih ve ilke merkezli bir yol mu inşa edecekler? Allahu alem!

Yorum Yapın