Osmanlı Devleti’nde Vakıf Sistemi ve Para Vakıflarının Gelişimi

Giriş

Peygamber Efendimiz (sav) “İnsan öldüğü zaman amellerinin sevabı kesilir, üç amel hariç: Sadaka-i câriye, yararlanılan ilim ve ona dua edecek hayırlı evlat.” buyurmuştur. (Müslim) Sadaka-i cariye, insanların ya da diğer canlıların sürekli hizmetinde olan ve onların ihtiyaçlarını karşılamalarına katkı sağlayan her türlü sadakayı kapsamaktadır. Büyük bir köprü, cami, okul, çeşme ya da soğuk havalarda kuşların sığınması için yapılan küçük bir yuva gibi canlıların yararlanması için inşa edilen her türlü yapı sadaka-i cariye hükmündedir.

Çalışmamızın konusunu oluşturan, ilk örneklerine 15. yüzyılda rastlanan Para Vakıfları, çeşitli tartışmalar eşliğinde 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürmeyi başarmış ve halkın birçok ihtiyacını karşılamıştır. Bu vakıflar aracılığıyla çok büyük zenginliğe sahip olmayan halk da vakıf sistemine dâhil edilebilmiş ve istediği miktarda para vakfedip bu hususta alana katkı sağlayabilmiştir. Bu da vakıf sayısının artmasını sağlamıştır. Öyle ki; Meşrutiyet Dönemi’nde sadece İstanbul’daki vakıfların toplam mal varlığının 60-70 bin altın lira civarında olduğu bilinmektedir. Bu rakam Cumhuriyet Dönemi’nde 190 bin lirayı bulmuş ve yeni kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiştir. Nitekim 1954’te kurulan Vakıfbank’ın sermayesinin bir kısmı bununla karşılanmıştır.

Vakıf’ın Tanımı ve Gelişimi

Vakıf kelimesi, Arapça kökenli bir terim olan "vakıf" kelimesinden türetilmiştir. Vakıf, bir mülkü kamu yararına sürekli olarak tahsis etme anlamını taşır. Kelimenin anlamı, durdurma, alıkoyma, ayırma, bağlama gibi anlamlara gelir. Bir malı veya mülkü satılmamak şartıyla hayır işlerine bağışlama amacıyla kullanılır.

Vakıf kelimesinin İslam hukukundaki tanımı konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Ebu Hanife'ye göre, vakıf bir mal veya mülkün, vakfeden kişinin mülkiyetinde tutularak gelirinin fakirlere veya çeşitli hayır amaçlarına harcanmasıdır. Bu görüşe göre, vakfeden kişi vakfettiği mal veya mülkü geri alabilir veya vakfından vazgeçebilir. Yani vâkıf, istediği zaman vakfından dönme hakkına sahiptir ve vakfettiği malı başkasına satabilir.

İmameyn'e göre vakıf, bir malı Allah'ın mülkü olarak alıkoymak ve gelirlerini insanlara yönlendirmek şartıyla geri alınmayacak şekilde tahsis etmektir. Vakfeden kişinin vakfını iptal etmesi caiz değildir. İslam hukukçularının çoğunluğu da bu yaklaşımı benimsemiştir.

İslam hukukçuları, vakfın hukuki temelini Hz. Ömer'e dair nakledilen bir rivayete dayandırırlar: Hayber ganimetlerinden Hz. Ömer'e çok değerli bir hurma bahçesi düşer. Hz. Ömer bu bahçenin nasıl kullanılacağı konusunda Hz. Peygamber'e danışır. Hz. Peygamber, "Eğer istersen aslını vakfeder, gelirini tasadduk edersin" tavsiyesinde bulunur. Hz. Ömer de bu tavsiyeye uyarak bahçeyi satılmaması, hibe edilmemesi ve mirasçılara geçmemesi şartıyla fakirler, akrabalar, köleler, Allah yolunda olanlar, misafirler ve yolcular adına tasadduk eder. Bahçenin mütevelli (vakfın yöneticisi) kişileri ise bahçeden mal sahibi olmazlar, sadece ondan yiyebilirler ve dostlarına yedirebilirler. Hz. Ömer'in kurduğu bu vakıf, İslam döneminde kurulan ilk vakıf olarak kabul edilir. Bundan sonra Hz. Peygamber döneminde ve halifeler döneminde birçok vakıf kurulmuştur.

Fuat Köprülü’ye göre vakıf, İslamiyet’in kabulünden önce de var olan önemli bir yardımlaşma ve dayanışma müessesesidir. Fakat İslamiyet ile birlikte hızla gelişim göstermiştir. Vakıf sistemi Selçuklu Devleti ve Osmanlılar zamanında da benimsenmiş, yeni birçok vakıf kurulduğu gibi fethedilen yerlerde daha önce kurulmuş olan vakıflar da himaye edilmiş ve gerekli yardımlar için kullanılmışlardır.

Osmanlı Devleti sınırları içerisinde bir yardımlaşma müessesesi olarak yüzlerce vakıf kurulmuştur. Adeta bir “Vakıf Medeniyeti” oluşturan Osmanlı toplumu, birçok farklı alanda vakıf kurarak, ihtiyaç duyan her canlıya yardım eli uzatmış, vakıflar eser bırakmakta adeta yarışmıştır. Arşiv kayıtlarımız bu gerçeği açıkça göstermektedir.

Kuşlara Yem Dağıtma Vakfı, Duvar Yazılarını Silme Vakfı, Sıcak Havalarda Halka Soğuk Su Dağıtma Vakfı, Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı, Öğrencilere Bayramlık Elbise Vakfı, Fakirlere Meyve Yediren Vakıf, Göl Temizleyen Vakıf gibi ilginç birçok vakıf Osmanlı topraklarında faaliyet göstermiştir. Osmanlılar bu ilginç vakıflara bir yenisini daha eklemişler ve başka devletlerde örneğine rastlanmayan Para Vakıfları’nı kurmuşlardır. Vakfu’n-nukûd da denilen bu vakıfların kurulma aşaması birçok tartışmaya neden olmuş ve ulema arasında ihtilaflar meydana gelmiştir. Çoğunlukla vakfedilen paranın işletilmesi usulünden kaynaklanan bu tartışmalar uzun bir süre devam etmiştir. Birkaç ismin kesinlikle cevaz vermediği bu vakıfları, toplumun iyiliğini göz önünde tutarak bazı âlimler caiz görmüş ve bu yönde fetvalar vermişlerdir.

Vakıflar, faydalanma şekillerine göre iki gruba ayrılır. İlk grup, doğrudan kendisinden yararlanılan vakıflardır ve genellikle hayır kurumları olarak adlandırılır. Bu kategoriye ibadethaneler, medreseler, okullar, imaretler, zaviyeler, kütüphaneler, misafirhaneler, çeşmeler ve mezarlıklar gibi kurumlar dâhildir.

İkinci grup ise, doğrudan vakfın kendisinden değil, gelirinden faydalanılan vakıflardır. Bu tür vakıflar, hastaneler, okullar vb. hayır kurumlarının masraflarını karşılamak amacıyla, vakıflar tarafından gelir kaynağı oluşturacak şekilde tahsis edilen taşınmaz ve taşınır malları içerir. Bu mallar işletilir ve elde edilen gelirler, hayır kurumlarına ya da ihtiyaç sahiplerine aktarılır. Bu tür vakıf işletmelerine "gelir getiren vakıf işletmeleri" veya "müstegıllat-ı vakfiye" denir. Gelir getiren vakıf işletmelerinde, tarla, bahçe, han gibi taşınmaz malların yanı sıra nakit para gibi menkul mal da kullanılabilir. Bu işletmeler, vakfın kendi varlığıyla değil, kiralama veya diğer yöntemlerle elde edilen gelirlerle faaliyet gösteren vakıflardır.

"Para Vakıfları" da çalışmamızın konusunu oluşturan bir örnektir ve bu vakıflar gelir getiren vakıf işletmeleri kategorisi içindedir.

Para Vakıflarının Tanımı ve Tarihsel Gelişimi

Para vakıfları, kuruluş sermayesinin tamamı veya bir kısmı nakit para olarak kullanılan vakıflardır. Bu vakıfların daha önce var olduğuna dair kesin olarak bir bilgi mevcut değildir. Ancak Osmanlı Devleti’ne özgü bir kurum olduğu bilinmektedir. Osmanlı Dönemi’nde de ne zaman uygulamaya konulduğu net olarak belirli olmasa da ilk örneği 15. yüzyılda görünmektedir. En eski belgelenmiş örneği Edirne'de 1423 yılında Yağcı Hacı Muslihuddin tarafından gerçekleştirilen 10.000 akçelik vakıftır. Ayrıca, Osmanlı Valisi Balaban Paşa tarafından 1442 yılında yapılan 30.000 akçelik bağış da kayıtlara geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet tarafından 24.000 altının vakfedilmesi ve bu vakfın geliriyle Yeniçeri Ocakları için tedarik edilen etlerin bir kısmının bedelinin karşılanması sağlanmıştır. Yine Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa tarafından seferli odasında her sene mevlid-i şerifi okunması için 5500 kuruş vakfetmesi gibi Osmanlı sultanlarının para vakfı kurmalarının örneğini oluşturmaktadır.

Barkan'ın araştırmasına göre, İstanbul tahrir defterlerinde kayıtlı en eski tarihli para vakfı, 861/1456 yılına aittir. İsmail Kurt'un İstanbul'a ait şer'iyye sicillerini incelediği çalışmalarında ise tespit ettiği en eski tarihli vakfiye, 896/1490 yılında düzenlenmiştir.

Para vakıflarının kabul edilmesi, kurulması ve yaygınlaşması uzun süren tartışmalardan sonra gerçekleşmiştir. İslam'ın faizi yasaklaması, para vakıflarının elde ettiği kazançların faiz kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusundaki tartışmaların temelini oluşturmuştur.

İstanbul'da 1456-1546 yılları arasında kurulan 2506 vakıftan 1150'si para vakfı olarak kaydedilmiştir. Bu, diğer vakıfların toplamının %45,89'unu oluşturur. Benzer şekilde, 1700-1800 yılları arasında Türkiye genelinde kurulan 330 vakıftan rastgele seçilen 97 tanesi para vakfıdır. Bu da toplam vakıfların %29,42'sine denk gelir.

Her elli yılda bir yapılan vakıfların toplamı grafik olarak incelenmiş ve para vakfının yapıldığı yıllar belirlenmiştir. Sonuçlar şu şekildedir:

Yıllar ve  vakıf  sayıları
1490- 1538 arası: 8
1540- 1587 arası: 196
1588- 1636 arası: 365
1637- 1683 arası: 651
1685- 1733 arası: 197
1734- 1781 arası: 315
1782- 1830 arası: 886
1831- 1878 arası: 1051
1879- 1928 arası: 303
Toplamda 3.972 adet para vakfı tespit edilmiştir.

Para Vakıflarının Kuruluş Süreci

Evkaf-ı Nukûd olarak da bilinen para vakıflarının kuruluşu, diğer gayrimenkul vakıflar gibidir. Vakıf kurmak isteyen kişi belirtilen şartlara uygun vakfiyesini hazırlayarak mütevelliye teslim eder. Sonrasında vakfın amacını, işleyişini ve vakfedilen para miktarını içeren vakfiyenin tescili için kadının huzuruna çıkarlar. Kadı, vakfın kurulması için gereken şartların uygunluğunu araştırdıktan sonra olumlu bir karar verirse, vakfın kurucusu ve mütevelli birlikte kadının huzuruna çıkarlar. Vakıf kurucusu, belirtilen şartları tekrarlayarak ve mütevelli de onaylayarak vakfiyeyi doğrular. Vakfiye sicile kaydolduktan sonra mühürlenerek ilgililere verilmiş olur. Böylelikle amaçlarına uygun olarak çalışmaya hazır hale gelmiş kabul edilir.

Vakfın kuruluşu gerçekleştikten sonra vakfiyede belirtilen şartlara uygun bir şekilde işleyişi yürütülür. Küçük vakıf kurumlarını mütevelli tek başına yürütürken, orta ve büyük vakıf kurumlarını ise mütevelli, kâtib ve diğer yardımcılarıyla birlikte yürütmüştür. Katib, vakfın yazışmalarını ve muhasebesini tutarken, cabî ise tahsilât işlerini yerine getirmiş, nazır da mütevelliyi kontrol etmiştir. Vakıfların gelirleri, mütevellinin görevini yerine getirip getirmediği ise kadı tarafından denetlenmiştir.

Para Vakıflarının İşletilmesi ve Amaçları

Kurulan bir para vakfında, sermaye vakfeden tarafından sağlanır ve bu sermaye vakfın yöneticisi olan mütevelli tarafından işletilir. İşletme faaliyetlerinden elde edilen gelir, vakfın kuruluş amacına uygun olarak belirtilen yerlere harcanır. Bu yerler, vakfiyede önceden belirlenmiş olan alanlar veya projeler olabilir. Gelirler genellikle hayır kurumlarına, eğitim kurumlarına, sosyal hizmetlere veya ihtiyaç sahiplerine yönlendirilir. Böylece vakfın amacı ve hedefleri doğrultusunda toplumsal fayda sağlanmış olur.

Para vakfı kuran zümreler oldukça çeşitlidir ve arşiv belgelerine göre bu vakıfları kuran kişilerin çeşitli sosyal statüleri ve meslekleri bulunmaktadır. Padişahlar, vezirler, kumandanlar, şeyh'ül-islamlar, kadıaskerler, kaptan-ı deryalar, kadılar ve müftüler, hekimler, hâkimler, şeyhler ve âlimler, nazırlar ve valiler, amirler ve memurlar, kethüda ve çelebiler, uşaklar, cariyeler, kadın sultanlar, hanımlar, hamallar, kayıkçılar, dullar ve hatta farklı toplum kesimlerinden insanlar, meslek sahipleri ve esnaf teşekkülleri, bireysel veya ortak olarak vakıflar kurmuşlardır. Her biri kendi imkânları doğrultusunda toplumun farklı ihtiyaçlarını karşılamak veya hayır işleri yapmak amacıyla para vakfı oluşturmuşlardır. Para vakıflarının gelirleri, çeşitli amaçlar doğrultusunda kullanılmıştır. Bu vakıfların gelirleriyle, vakfın ve eğitim görevlilerinin maaşları karşılanmış, din hizmetlerinde çalışanlara destek sağlanmış ve birçok kişiye maaş ödenmiştir. Ayrıca bu kurumlar, çeşitli ihtiyaçları karşılamış, öğrencilere burslar vermiş, mahalle sakinlerine avarız vergisi ödenmesine yardımcı olmuş ve sosyal yardımlarda bulunmuştur. Bu sayede toplumun çeşitli kesimlerine destek sağlanarak sosyal refahın artırılması amaçlanmıştır. Bu vakıf eserler devletin malî gücünün zayıfladığı dönemlerde eksik kalan, aksayan bazı hizmetleri tamamlamak suretiyle devlete yardımcı olmuştur.

Osmanlı vakıfları, geniş bir etki alanına sahip olup çeşitli alanlarda büyük hizmetler sunmuştur. Cami, tekke, mektep, medrese, kitap, yol, köprü, çeşme, han, hastane, yurt, imaret, çamaşırhane gibi dini ve toplumsal ihtiyaçlara cevap veren müesseselerin yanı sıra daha birçok alanda hizmetler sunmuşlardır. Bu vakıflar, toplumun dini, eğitim, sağlık, barınma, sosyal yardım gibi farklı ihtiyaçlarını karşılamak için aktif rol oynamış ve toplumsal refahın artırılmasına katkıda bulunmuştur.

Müderrislerin çoğu, ders verdikleri medreselerin vakıflarından maaşlarının bir kısmını veya tamamını almaktaydı. Sultan II. Bayezid döneminde İstanbul'daki medresenin vakfiyesine, şeyhülislamların bir gün ders vermesi şartı konulmuştu. Bu medresede ders veren şeyhülislamlar, kendi maaşlarının yanı sıra medrese vakfından da bir miktar para almaktaydı. Hatta bazı şeyhülislamların kendi adlarına para vakfı kurdukları ve vakfiye şartları arasında bu paranın şer'i hükümlere uygun olarak yönetilmesi olduğu da bilinmektedir. Örneğin, Şeyhülislam Sa' di Efendi, 10.000 akçelik bir vakıf tahsis ederek, vakfiyesinde bu paranın şer'i usullere göre işletilmesi ve elde edilen gelirin her gün iki kişinin ebeveynlerinin mezarları başında Kur'an'dan birer cüz okuması karşılığında bir hafızlar mektebinin şeyh ve talebelerine verilmesi şartını koymuştur.

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde Şam'a uğramış ve Muhyiddin Arabi'nin (1240) türbesinin üzerine bir cami inşa ettirerek onu vakfetmiştir. Caminin gelirleri, para vakıflarından ödenmek üzere, Kur'an okuyan ve Kur'an'ı tefsir eden hafızlar ve âlimler için belirlenmiş ücretleri karşılamak amacıyla kullanılmıştır. Ayrıca, günlük yiyecek ihtiyaçlarını bu vakıftan temin eden fakirlere de özel bir tahsisat ayrılmıştır. Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa da seferli odasında her sene mevlid-i şerifi okunması şartını koymuştur, bu vakfiye incelenerek değerlendirme yoluna gidilecektir.

Sonuç

Bir “vakıf medeniyeti” olan Osmanlı Devleti’nde, vakıf kültüründe yeni bir tür olan “Para Vakıflarının” da örneklerine rastlanmaktadır. Bu vakıf türü Osmanlı’dan önce de bazı âlimler tarafından tartışılmış fakat hiçbir devlette uygulamaya koyulmamıştır. Osmanlılardan sonra da başka herhangi bir İslam ülkesinde uygulandığına dair bilgi yoktur.

Sermayesi nakit para olan bu vakıflar ihtiyaç sahiplerine belli kurallar çerçevesinde kredi sağlamıştır. Paranın vakfedilmesi konusu Çivizâde, Ebussuud Efendi, Birgivî, Kemal Paşazâde, Şeyh Bali Efendi gibi âlimler arasında ciddi tartışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Vakıf paralarının işletilmesi meselesindeki tartışmalar bu müessesenin işleyişine engel teşkil etmemiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminden beri varlığını sürdüren bu müessese İslam hukukuna göre meşru zemine oturtulmuş, para vakıflarını kimlerin yöneteceği, vakfedilen paraların hangi yollarla işletilebileceği, elde edilecek gelirin kimlere, nerelere, ne miktar ve hangi gayelerle nasıl sarf edileceğine dair esaslar tespit edilip gerekli düzenlemeler yapılmıştır.

Para vakıflarının kurulmasının Osmanlı Devleti’ne en büyük katkısı ancak yüksek gelir sahiplerinin yapabildiği gayrimenkul vakıflarına ek olarak büyük bir geliri olmayan vatandaşların da imkânları doğrultusunda bir parayı vakfederek bu alanda kullanıma kazandırabilmesidir. Para vakıflarının aracılığıyla gayr-i menkul mülkler gibi menkul varlıklar da vakfedilebilir hale gelmiştir. Bu şekilde nispeten küçük sayılabilecek birikimler de vakıf sistemine dâhil edilebilmiş ve vakıf gelirlerinde önemli bir artış yaşanmıştır. Bu paraların çeşitli sahalarda işletilmesiyle de piyasaya giren nakit miktarı artmıştır.

Osmanlı Devleti ile ilgili en çok tartışılan konulardan biri olan para vakıfları toplumun ihtiyaçlarını büyük oranda karşılamış ve birbirinden farklı birçok alanda faaliyetlerde bulunmuştur.

Vakfın işleyişine geçildiğinde, para vakıflarının genellikle bağışlanan paraların nasıl kullanılacağını ve hangi şartlarda kimlere verileceğini belirttiği bilinmektedir.

İlginizi çekebilir