Sami El-Daghistani: Avrupa, dünyadaki konumunu büyük ölçüde “dış öteki” ile (İslam ve Müslüman dünya) kurduğu sorunlu ilişki üzerinden sağlamlaştırmıştır.

img
Sami El-Daghistani: Avrupa, dünyadaki konumunu büyük ölçüde “dış öteki” ile (İslam ve Müslüman dünya) kurduğu sorunlu ilişki üzerinden sağlamlaştırmıştır.

1. “Batı” kavramının üzerine kurulduğu temeller nelerdir ve Batı’nın İslam algısı hangi tarihsel, kültürel ve teolojik zeminde gerçekleşmektedir?  Günümüzde bu algı hangi biçimlerde sürüyor?

Ortadoğu ve bir bütün olarak "Müslüman dünyası" —ki bu kavram aslında 18. yüzyılda ortaya atılmış, oldukça sorunlu bir kavramdır— askeri müdahaleler de dahil olmak üzere çeşitli siyasi, sosyal ve ekonomik çıkmazlarla karşı karşıyadır. Bu krizler, son birkaç yüzyıldır yabancı güçlerin bölgeye müdahalesinin bir sonucudur. Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) sıklıkla "mezhepçi" bir bölge olarak tanımlanmaktadır. Öte yandan Avrupa, MENA bölgesinden gelen yeni göç akınlarıyla ve yaşlanan bir nüfusla karşı karşıyadır. Siyasi ve akademik çevreler zaman zaman bu süreçleri, tarihsel olarak birbirinin karşıtı iki dünya —İslam ve Batı— arasındaki ırkçılık ve İslamofobi ile ilişkilendirmektedir. Bu iki tanımlamanın özünde, biri tarihsel-coğrafi, diğeri dini-egzotik bir alana ait olan zıt veya aynı kategorik düzlemde yer almayan iki terim kullanıyoruz: Müslüman Dünyası ve Avrupa; İslam ve Euro-Amerika.

Filozof Kwame Anthony Appiah'a göre, “Avrupalılar”ı bir insan türü olarak tanımlamak için kullanılan ilk kayıtlı kelime, bu çatışma tarihinden kaynaklanmaktadır. 754 yılında İspanya’da yazılmış Latince bir kronikte, yazar Tours Savaşı'nın galiplerinden "Avrupalılar" olarak bahsetmektedir. Dolayısıyla, en basit tabiriyle "Avrupalı" fikri, ilk olarak Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında bir karşıtlık oluşturmak için kullanılmıştır. Hatta bu bile bir basitleştirme sayılabilir; zira 8. yüzyılın ortalarında Avrupa’nın büyük bir kısmı henüz tam anlamıyla Hristiyanlaşmamıştı.

"Batı" kavramına gelince; bu terim, Hristiyan-teolojik paradigmanın yerini seküler modernite anlayışı ve bilimsel ilerlemeye bırakmasından sonra kullanılmaya başlandığı için, onun ruhani/metafizik anlamını coğrafi anlamından ayırt etmek oldukça güçtür. Asıl tarihsel karşıtlık, İslam ve Batı arasında değil, her birinin diğerini inançsızlığı üzerinden "kâfir" olarak tanımladığı Hristiyanlık alemi ile İslam diyarı arasındaydı. "Batı" fikri, emperyalizmin doruğa ulaştığı 1890’lara kadar tam olarak ortaya çıkmamış, geniş bir geçerlilik kazanması ise ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur.

Ortak payda olarak Müslüman dünyası —ki bu kavram sömürge döneminden miras kalan ve Müslüman çoğunluklu ülkeleri kültürel-siyasal bir bütün olarak ele alan sorunlu bir kavramdır— sosyal süreçleri kültürel (mutlaka teolojik olması gerekmeyen) İslami çerçeve içinde sürekli olarak muhafaza edebilmiştir. Bu nedenle, pek çok Batılı akademisyenin kendi söylemlerinde İslam’ı, yaygın Hristiyan veya daha spesifik olarak Protestan din anlayışına uygun şekilde sadece bir "din" olarak kuramsallaştırmış olması şaşırtıcı değildir.

2. Fen bilimlerinin temelleri İslam bilginlerinin eserlerinde atılmış olmasına rağmen, neden benzer bir bilimsel ve entelektüel modernleşme İslam dünyasında gerçekleşmedi? Bunun tarihsel, teolojik, sosyo-politik veya epistemolojik sebepleri nelerdir?

İslam kültürü ve felsefesinin katkıları ve bunların erken modern Avrupa'daki bilgi üretimi üzerindeki etkileri göz ardı edilerek, insanlığın genel bir tarihini yazmanın imkânsız olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 7. yüzyılda Şam’da Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki ortak ibadet pratikleri, 9. yüzyılda Bağdat’da Antik filozofların muazzam eserlerinin korunmasını sağlayan farklı inanç grupları arasındaki tercüme süreçleri, Yahudi öğrencilerin Arap-Müslüman hocalarıyla birlikte ve onların gözetiminde çalıştığı Endülüs’teki ilim merkezleri ve son dönem Osmanlı Devleti’nin dini ve etnik toplulukları kültürel çeşitlilik politikasıyla yöneten sistemi, bu bağlamda incelenmeye değer örneklerdir.

9 ve 12. yüzyıllar arasında, din, felsefe, bilim, tıp ve sanat alanlarında Arapça dilinde yazılan eserlerin sayısı, o dönemdeki diğer tüm dillerden daha fazladır. Arapça sadece Araplar tarafından değil; İran, Afganistan, Türkiye ve hatta Güney Avrupa, Malta, Sicilya ve Güney Fransa’yı da kapsayan geniş bir coğrafyada kullanılmıştır. Tarihçi Muhammed Şerif'e göre, İslam medeniyetinin en önemli katkısı, modern Batı'nın kapısına kadar getirilen bilim ve sanattır.  Briffault, “The Making of Humanity” (İnsanlığın Gelişimi) adlı eserinde bu durumu şöyle ifade eder:

“Bilimimizin Araplara olan borcu, yalnızca devrim niteliğindeki kuramların keşfinden ibaret değildir; bilim, varlığını Arap kültürüne borçludur. Antik dünya, esasen bilim-öncesi bir dünyaydı. Yunanlıların astronomi ve matematiği, Yunan kültürüne hiçbir zaman tam anlamıyla uyum sağlayamamış dış kaynaklı birer ithaldi.  Yunanlılar sistemleştirdi, genelleştirdi ve kuramsallaştırdı; ancak sabırlı araştırma yöntemleri, bilginin biriktirilmesi, bilimin titizliği, ayrıntılı ve uzun süreli gözlem ile deneysel araştırma Yunan mizacına bütünüyle yabancıydı. Antik klasik dünyada bilimsel çalışmaya yaklaşan tek örnek Helenistik İskenderiye’ydi.  Avrupa’da bizim 'bilim' dediğimiz olgu; yeni bir sorgulama ruhunun, yeni araştırma yöntemlerinin, deney, gözlem ve ölçüm metodunun ve matematiğin Yunanlıların bilmediği bir formda gelişmesinin sonucunda ortaya çıkmıştır. İşte bu ruh ve yöntemler, Avrupa dünyasına Araplar tarafından getirilmiştir.”

Modern öncesi Avrupa'da Yunan felsefesi ve sanatının yeniden keşfi, Yunan filozoflarının metinlerinin önce Arapçaya, yüzyıllar sonra ise Latinceye çevrildiği tercüme merkezlerinde gerçekleşmiştir. Nitekim Bağdat’ta Halife el-Memun tarafından yönetilen "Beytü'l-Hikme"de (Bilgelik Evi) çalışanların çoğu, felsefe ve tıp üzerine Yunanca ve Aramice eserleri Arapçaya çeviren Arap Hristiyanlardı. Bu bağlamda Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ (Avicenna), İbn Hazm, İbn Tufeyl, İbn Rüşd (Averroes), Sühreverdî, Gazâlî, İbn Arabî, Attâr, Rumi (Mevlânâ) ve diğer düşünürlerin felsefesi, modern Batı felsefesinin anlaşılması açısından da önem taşımaktadır. Zira Arap-İslam felsefesi, Aristoteles külliyatının Avrupa’ya ulaşmasında ana kanallardan biri olmuştur.

Bilimsel gerilemenin nedenleri çeşitlidir; ancak İslam ilim dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan Bağdat’ın 1258’de Moğollar tarafından istilası ve ardından ticaret güzergahlarının değişmesi göz önüne alındığında, bu nedenlerin başında siyasi ve ekonomik etkenler gelmektedir. Günümüzde iyi bildiğimiz üzere, istikrarlı ve güçlü bir ekonomi olmadan sanat ve bilime yatırım yapılamaz. Ancak bu, meselenin sadece bir boyutudur. İkinci neden ise, Sünni İslam’ın daha muhafazakâr bir yorumunu benimseyen din adamlarının (ulema) artan siyasi gücüyle bağlantılı olarak dini ortodoksinin yükselişidir. Bu değişim, eleştirel düşünmeyi ve seküler bilgi, felsefe ve mantıkla etkileşimi engellemiştir. Fikirlerin otoriteler tarafından daha sıkı biçimde denetlenmesi, hâkim görüşleri sorgulamayı veya bağımsız araştırma yapmayı zorlaştıran bir ortama ve bilimsel kurumların tasfiyesine yol açmıştır. Bu süreçte Semerkant (1490) ve İstanbul’daki (1580) büyük gözlemevleri başta olmak üzere, önemli eğitim ve gözlem merkezleri faaliyetlerine son vermiştir. Bu politikalar, Nizâmülmülk gibi etkili şahsiyetlerin öncülüğünde medrese müfredatının ağırlıklı biçimde dinî ilimlere yönlendirilmesiyle de bağlantılıdır; bu durum, bilim ve felsefe öğretiminin görece geri plana itilmesine neden olmuştur. Son olarak, Moğol istilaları ve Haçlı Seferleri gibi dış baskılar sonucunda Bağdat gibi büyük şehirlerin tahrip edilmesi ve İslam dünyasının daha küçük siyasal birimlere parçalanması, uzun süreli siyasal ve ekonomik istikrarsızlığa yol açmıştır. Bu istikrarsızlık ve onu takip eden sömürge dönemi, bilimsel ilerleme için hayati önem taşıyan ekonomik refahı ve güven ortamını sekteye uğratmıştır.

3. Batı demokrasileri ve laik sistemler, İslam’ın kamusal görünürlüğünü ve dini özgürlüklerini hangi sınırlar içinde tanımlamaktadır? Mesela Fransız İslam’ı gibi bir İslam oluşturma hedefleri var mı? Seküler kültürün etkisi altında yetişen Müslüman bireyler, mahremiyet, kamusal alan ve “İslam devleti” arzusu arasında nasıl bir denge kuruyor?

Siyasi yapı ve kültürel normların inşası söz konusu olduğunda her ülkenin kendine özgü nitelikleri vardır; ancak biz sıklıkla Avrupa'yı ağırlıklı olarak seküler bir yapı olarak nitelendiririz. Bununla birlikte, farklı kültürel ve siyasi tarihleri nedeniyle tüm Avrupa ülkelerinde tek tip bir sekülerizm modelinden bahsetmek mümkün değildir.

Ayrıca, Avrupa'daki Müslümanlardan bahsederken öncelikle "Avrupa"yı nasıl tanımladığımız konusunda temkinli olmamız gerekir. Genellikle Müslümanlar ve (Batı) Avrupa üzerine kurulan söylem, tartışmanın eksenini kaydırarak Müslümanları yalnızca işçi göçmenler ve mülteciler olarak resmeder. Oysa Doğu Avrupa'yı dikkate aldığımızda, yüzyıllardır Avrupa'da yaşayan yerli Müslüman topluluklardan (Rusya ve Polonya'daki Tatarlar; Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Kafkasya'daki Müslüman topluluklar vb.) da bahsetmeliyiz.

İkincisi, Avrupa'daki Müslümanlar, azınlık fıkhından, dini çoğulculuk bağlamında İslam teolojisine kadar, İslam'ı "üretme" konusunda oldukça aktiftirler; bu süreçte Tarık Ramazan (en azından 2017'ye kadar), Tarık Oubrou, Halima Kraussen, Tim Winter/Abdalhakim Murad gibi dini entelektüellerin yanı sıra Nasr Hamid Abu Zayd, Muhammed Arkoun, Bassam Tibi gibi Avrupa bağlamında aktif olan diğer akademisyenler de öncülük etmiştir.

Üçüncü olarak, Londra, Paris ve Berlin gibi şehirleri; edebi üretim ile 11 Eylül'den bu yana sayıları artan Arapça veya Avrupa dillerinde kaleme alınmış eserler bakımından Avrupa'daki Arap veya Müslüman toplulukların entelektüel başkentleri olarak düşündüğümüzde, "Avrupa İslam’ı" ya da "Avrupalı Müslüman" imgesi de değişime uğramaktadır. Dahası, Avrupa genelinde Müslümanların ulusötesi kamusal alanı (transnational public space) olarak ortaya çıkan modern İslami dini eğitim kurumlarının, imam yetiştirme programlarının, dinler arası diyalog platformlarının, televizyon programlarının ve internet sitelerinin gelişimi ile Batı demokrasilerindeki Müslüman sakinlerin ve vatandaşların kendi ülkeleri üzerindeki siyasi etkileri göz önüne alındığında, Müslümanların Avrupa siyasetinde aktif birer parça oldukları ve sağcı siyasetin deyimiyle sadece sosyal desteğe bağımlı pasif özneler olmadıkları anlaşılmaktadır. Tüm bu faaliyetler ve katkılar, "İslam dünyasının" klasik merkezini oluşturan geleneksel merkez-çevre dinamiğinde bir değişime işaret etmektedir.

4. Batı toplumlarının dinî inanç ve pratiklerden büyük oranda koptuğu/sekülerleştiği söylemi ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Bu bağlamda Sekülerleşme dini anlayışı yok etti mi?  Batı’da ortaya çıkan dini canlanma ve Yeni Dini Hareketler Sekülerleşme içinde nasıl izah edilebilir?  İslam’ın bu canlanma içinde yeri nedir? 

Hem “Avrupa” hem de “İslam” dünyalarının birbirine bağlı olduğu göz önüne alındığında, tek katmanlı, tek boyutlu bir Avrupa kimliğinden bahsetmek veya bunu tasavvur etmek neredeyse imkansızdır. Aristoteles ve Platon'un, İbn Sina'nın klasik Arap-İslam felsefesi veya İbn Rüşd'ün büyük tefsirleri bilinmeden tam olarak anlaşılamayacağı ve Neoplatonizm ile Allah'ın birliği (tevhid) fikrinin skolastisizmde tezahür ettiği gerçeği, Aristoteles ve Platon'un Müslüman filozoflar üzerindeki muazzam etkileri nedeniyle felsefi açıdan İslam düşünürleri olduklarını doğrulamaktadır. Orta Çağ'da bilimsel yöntemi ve İslami skolastisizmi literatüre kazandıran Müslüman alimlerin bilimsel paradigması, hümanizmin ve Rönesans'ın doğuşuna doğrudan katkıda bulunmuştur. Bu nedenle Avrupa, İslam düşüncesinin bilimsel-felsefi yapılarıyla çok yakından iç içe geçmiştir.

Avrupa, bir medeniyet olarak, Hişam Cait'in sözleriyle ne niceliksel bir kategori ne de belirli bir dünya görüşünün ürünü olan sanayileşmeden önce şekillenmiştir. Avrupa'nın evrenselliği, insan yaşamının belirli hak ve özgürlüklerle donatılmış, kendi başına bir değer olduğu fikrinde görünür hale gelir. İnsanı ideolojinin prangalarından kurtaran evrensel bir kategori olarak akıl, yine de Kartezyen ilke ve Aydınlanma'nın zıtlıklarında yer alan aynı akıldır. Bu durumun, sömürgeleştirilmiş dünya, özellikle de Orta Doğu ve Kuzey Afrika üzerinde önemli yansımaları olmuştur. Modernite ve ulus-devletler, erken dönem modern Avrupa’dan doğan yayılmacı ve sömürgeci politikalarla yakından bağlantılıdır. Başka bir deyişle Avrupa, dünyadaki konumunu büyük ölçüde “dış öteki” ile – yani İslam ve Müslüman dünya ile – kurduğu sorunlu ilişki üzerinden sağlamlaştırmıştır.

Ayrıca Granada'da duran Kolomb’un Yeni Dünya’yı keşfi alternatif bir perspektiften bakıldığında büyük bir kültürel ve uygarlık gerilemesinin zirve noktası olarak da görülebilir: Haçlı Seferleri’nin sona ermesinden yüzyıllar sonra, İspanya’daki Reconquista süreci Endülüs’teki Müslüman ve Yahudi nüfusun sürgün edilmesiyle ve 1492 yılında çok sayıda İslami kitabın yakılmasıyla sonuçlanmıştır; oysa, bu yıl, tarih kitaplarında ve akademik çevrelerde genellikle Yeni Dünya'nın başlangıcı olarak işaretlenir. Diğer bir ifadeyle din, yeniden mücadele edilmesi gereken bir olgu değil; aksine pratiğin, kültürün, düşüncenin veya maneviyatın günlük hayatımızı nasıl beslediği noktasında, seküler tahayyüllerimizin bir parçası olarak kavramsallaştırılması gereken bir unsurdur.

5. Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle ikinci ve üçüncü kuşaklar, kimliklerini koruma ve temsil etme süreçlerinde hangi zorluklarla karşılaşıyor? Batı toplumlarında Müslüman kimliği nasıl inşa edilmekte, diaspora ve göç deneyimleri bu kimliği nasıl dönüştürmektedir?

Bazı zorluklar arasında, Müslümanların dindarlığının laik sosyal ve siyasi yapılarla uzlaştırılması söz konusu olduğunda algılanan (ve bazen de gerçek) entegrasyon sorunları; nüfusun belirli kesimlerinin işgücü piyasasından sosyoekonomik olarak dışlanması ve normalleştirilmiş olan yaygın İslamofobi (Müslüman karşıtı nefret) yer almaktadır.

Müslüman çoğunluklu bağlamlarda geleneksel olarak kullanılan “inananların/esenliğin toprağı” ile “inançsızların/savaşın toprağı” şeklindeki ayrım artık geçerliliğini yitirmiştir (bazı akademisyenler üçüncü bir kategori olarak “şahitlik” veya “sözleşme toprağı”ndan söz etmiştir). Bununla birlikte, Müslüman nüfusları azınlık olarak düşündüğümüzde, üç ana eğilim vardır.

İlk grup, geldikleri veya miras aldıkları eski İslami bilgi biçimleriyle kendilerini tanımlayan Geleneksel Müslümanlardır. Bu kesim, Müslüman nüfusun en görünür kısmını oluşturmakta ve medyada orantısız bir şekilde ilgi görmektedirler. Bu görünürlük, Avrupa kamuoyunda zaman zaman anlaşılma sorunlarına yol açmaktadır; zira bu grup, geleneksel İslami bilgiyle olan bağlarını elektronik medya da dahil olmak üzere yeni ulusötesi iletişim formlarıyla güçlendirmektedir. Bununla birlikte, farklı geleneksel fıkıh mezheplerine bağlı oldukları için göründükleri kadar homojen değildirler.

İkinci grup, Müslüman kökenli nüfusun önemli bir kısmını oluşturan ve kademeli olarak entegre olan (veya buna çabalayan) Sekülerleşmiş Müslümanlardır. Bu kişiler kendilerini hâlâ Müslüman olarak tanımlasalar da dini bilginin aktif olarak aranması, üretilmesi veya aktarılması süreçlerine dahil olmazlar.

Son olarak, üçüncü kategori ise yeni bilgi ve yorumlama araçları arayan, bunları aktif olarak tanıtan ve üreten, yaşadıkları ülkenin dilini de kullanarak kendilerini ilgili ulusal kamusal alanlarda konumlandıran Yeni Batılı Müslümanlardır. Bu kategoriye hem Müslümanlığa yeni geçenler hem de şiddet yanlısı radikaller dahildir.

6. Seküler bilim dili “nötr” olduğu iddiasıyla evrenselleşirken, İslam dünyası bu paradigmayı neden sorgulamıyor? İlahiyat ve sosyal bilimlerde inanç merkezli bir dilin yerine “nesnel” ifadelerin tercih edilmesi, epistemolojik bir özgüven eksikliğine mi işaret ediyor? Yeni bir İslami bilim dili oluşturmak mümkün mü?

Sorunun son boyutuna odaklanacak olursak, Müslümanların “gerçekten İslami” olanı nasıl tanımladıkları, Avrupa’daki Müslüman nüfus arasında genel bir uzlaşıya dayanan sabit bir ölçüt değildir. Bunun temel nedeni, klasik İslam düşüncesinin ve Müslüman toplulukların yapısal çeşitliliğidir; zira İslam, Tanrı ile insan arasında doğrudan bir aracı otoriteyi kabul etmeyen bir inanç geleneğidir. İslam’ı yaşayan bir gelenek olarak düşündüğümüzde, bu gelenek hem ortodoksiye (doğru inanç) hem de ortopraksiye (doğru davranış) dayanmakta; özellikle doğru eylem biçimlerine vurgu yapmaktadır. “Yaşayan gelenek” fikri, görüşlerde, yorumlarda ve pratiklerde farklılaşmayı kaçınılmaz kılmaktadır; çünkü tekil, benzersiz, birleşik, homojen ve evrensel olarak kabul edilmiş bir İslami bilgi biçimi mevcut değildir.

Uygulamalardaki değişiklikler, her zaman ve her durumda, ortodoksiye yapılan atıflarda, onun yorumlanmasında veya ondan yapılan çıkarımlarda derhal bir değişime yol açmaz.  Bu nedenle İslami bilgi, geniş anlamda Müslümanların — ve kimi zaman Müslümanlarla etkileşim hâlindeki gayrimüslimlerin — “doğru” İslami inanç ve pratik olarak kabul ettikleri şeyler bütünü olarak da tanımlanabilir. Bu varsayımdan hareketle, köklerini dini kaynaklardan alan ancak bağlamsal koşullar içerisinde şekillenen yeni İslami bilimsel söylem biçimlerinin ortaya çıkması mümkündür.

7.  Tekno-seküler çağın insani ve ahlaki krizleri, Batı’nın kendi değerlerini yeniden sorgulamasına yol açabilir mi? Mesela “Aksa Tufanı” Batı’nın İslam dünyasına ve kendi ahlaki değer sistemine bakışında bir kırılma anı oluşturabilir mi? Gazze’deki İslami temsil, Batı’daki İslam algısını nasıl etkiledi? İslamofobi zemin mi kaybediyor, yoksa yeni ideolojik biçimlerde mi güçleniyor?

Bu, son derece karmaşık ve çok katmanlı bir sorudur. Kanaatimce  “Batı” – esas olarak Avrupa ve ABD – Gazze savaşı sonrasında ahlaki meşruiyet zeminini kaybetmiş ve uluslararası hukuk ile küresel siyaset karşısında bir kez daha ikiyüzlü karakterini ortaya koymuştur. Buna ek olarak, çeşitli Müslüman ve Arap ülkeleri de Gazze’yi ve Gazzelileri yüzüstü bırakmıştır. Dahası, 2003’te Irak’ın yasadışı işgali ve ilhakı, Afganistan savaşı, Rohingya Müslümanlarına karşı devam eden zulümler ve benzeri örnekler düşünüldüğünde  bu durum ilk kez yaşanmamaktadır. İçinde yaşadığımız küresel neoliberal dünyanın bir parçası oldukları göz önüne alındığında; adalet ve refah standartlarını koruma noktasında Arap-İslam dünyası da "Batı" kadar kusurludur.

Öte yandan, İslam’ın yaygın tasvirleri basmakalıp (stereotipik) olmaya devam etmekte; İslam, tarihsel algılara dayanarak sıklıkla ahlaki bir barbarlık, dini köktencilik veya ekonomik olarak geri kalmış bir üçüncü dünya ülkesi gibi muamele görmektedir. Dolayısıyla, İslam’ın ve Müslümanların sunuluş biçimi, Avrupa’daki Müslüman nüfus üzerinde ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bu durumun nedenleri; İslam’ın inanç bakımından Hristiyanlıktan farklı bir din olarak algılanmasından kaynaklanan tarihsel süreçlere dayanmaktadır. Daha sonraki nedenler arasında ise Haçlı Seferleri tarihi, Batılı oryantalistlerin İslam inancına yönelik taraflı veya ideolojik çalışmaları ve sömürgeci süper güçlerin Arap dünyasında yarattığı ekonomik yıkım sayılabilir.

 

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir