İslâmcı Yazında Hadis Yorumuna Katkı Düzeyinde Bir Tenkit: Said Havvâ’nın Hadis Yorumuna Eleştirel Bir Bakış

Gerek eserlerinin birçok farklı alanı muhtevi olması gerekse hadis yorumu ve delâleti bakımından zengin malzeme barındırmasından dolayı, Said Havvâ’nın eserlerindeki hadisçiliğini üç ayrı yazıda ele aldık.

Said Havvâ’yı ve onun İslâmcı kimliğiyle hadislere yaklaşımı arasındaki bağlantıyı ele aldığımız yazı serisinin bu son başlığında; onun İslâmî teşkilatçılık veya cemaat anlayışı kapsamında hadislere nasıl bir konum verdiğini anlamlandırmaya çalışacağız.

Havvâ; dilimize “Müslüman Kardeşler Hareketine Giriş” adıyla çevrilen eserinde, öncelikli olarak bağlı bulunduğu Müslüman Kardeşler’i merkeze alarak yaşadığı dönemde Müslümanların biat etmesi gerektiğini düşündüğü yapının özelliklerini sıralar. Esasen ona göre bu yapı “tek çatı olmalıdır” ve yazar bunu fiilî gerçekliğin bir yansıması olarak görür.

Bir grup taassubu hissiyatı vermemesi adına zaman zaman Müslüman Kardeşler’in özelliklerini anlatırken onun tek tip, tahakküm edici bir cemaat olarak görülmesini istemediğini belirtse de metin aralarında var olan grup hassasiyetinin okuyucular nezdinde yanlış anlaşılmaması için özel bir gayret göstermektedir. Fakat bu “savunmalar” esnasında kurulan “Bizim önümüzde duran zalimdir; çünkü bu hareketiyle İslâm’ın kendisini reddetmektedir.” anlamındaki cümleler, aslında yazarın zihninde yatan çerçeveyi ele vermektedir.

Öte yandan onun nezdinde İslâmî çalışma doğal olarak belalara, problemlere, sıkıntılara ve zulümlere göğüs germeyi gerektirmekte, dahası bunlarla karşılaşan bir topluluğun haklılığının veya haksızlığının yaşadığı sıkıntılarla ölçülemeyeceğini dile getirmektedir. Bu noktada Suriye başta olmak üzere içinde bulunduğu siyasi ve sosyal İslâmî yapının, dönem dönem yöneticilerle ve toplumun farklı kesimleriyle karşı karşıya geldiği, bu karşılaşmalar neticesinde uğradıkları idari, adli ve askerî kovuşturmaların kendisinde aksettirdiği derin izler gün yüzüne çıkmaktadır.

Said Havvâ’nın penceresinde, tarihsel anlamda varlığını ve sürekliliğini belli bir düzeyde ispat etmiş olan Müslüman Kardeşler, o dönem için İslâmî hareketi temsil eden yegâne çatı mesabesinde olmalıdır. Havvâ’ya göre, İslâmî hareket namına Müslümanların siyasi ve sosyal anlamda İslâm’ın gerekleri doğrultusunda daha görünür, daha açık ve doğrudan bir aktiviteyi sağlamasının en önemli motivasyonlarından biri bizzat Müslüman Kardeşler’in kendisidir. Durum böyle olunca, kendilerine tabi olmayanlar Havvâ’nın gündemine gelmektedir. Müslüman Kardeşler’in çalışmalarını şiddetle eleştirenlere; “Bize katılmamanızı anlıyoruz fakat oturduğunuz yerden bizi tenkit etmenizi yadırgıyoruz,” şeklinde sitemkâr bir serzenişte bulunur.

Said Havvâ, İhvan Hareketi’ne özellikle isminden dolayı yapılan “tek tipçi” yakıştırmalarını bertaraf etmek için, öncelikle Müslüman Kardeşler isminin nereye tekabül ettiğini anlatarak işe başlar. “Biz neden bu isimde ısrar ediyoruz?” diye sorar ve bu ısrarın mantalitesini aktarmaya çalışır. Yazarın, ayetlerde “Müslüman ismini Allah’ın verdiği” yönündeki beyanın, Müslüman Kardeşler cemaatine ilham verdiğini aktarması da bu savunu mantığının bir parçasıdır. Burada âyetler gibi hadisler de Havvâ’nın ideal cemaat anlayışının temel dayanaklarındandır.

Said Havvâ, hadislerden yararlanarak “İslâmî hareket” için teorik bir inşa yapmaktadır. Bu inşaya göre öncelikle naslarda kendisine her dönem bağlı olunması gereken bir halife veya bir cemaat olması gerektiğine dair işaretler bulur. Bu yazımızın merkezinde yer alan ve “Müslüman Kardeşler Hareketine Giriş” eserinde bu teorik zemin için fazlasıyla malzeme bulmaktayız. Eserin hemen başlarında, Resûlullah’ın Huzeyfe b. Yemân’a yönelik olarak beyan ettiği uzun rivayetin[1] “…Müslümanların cemaatine ve imamlarına bağlanman gerekir…” şeklindeki ilgili kısmını alıntılayarak aktarır. Buna göre hadis, zor zamanlarda Müslüman’ın strateji ve siyaset olarak duracağı yer konusunda temel ilkeler içerir. Bu tür rivayet aktarımları genelde rivayetten Said Havvâ’nın ne anladığı ile orantılıdır, dolayısıyla aynı rivayeti farklı bölümlerde birkaç kez zikretmiştir.

Said Havvâ eserde sık sık Huzeyfe b. Yemân’dan rivayet edilen ve ümmetin zor zamanlar geçirdiği dönemlerde ne yapması gerektiğini belirten rivayetteki “Müslümanların cemaatine ve imamlarına bağlanmayı” salık veren bölümü gündem etmekte ve manşet hâline getirmektedir. Hâlbuki Said Havvâ’nın da tam metnini zaman zaman verdiği rivayetin bütününde; Müslümanların o zor dönemlerde çeşitli gruplara ayrılacağı, her grubun insanları kendisine davet edeceği belirtilmektedir. Dolayısıyla bir başkası da çıkıp bu rivayetin “cemaatleşmeye karşı” bir delil oluşturduğunu söyleyebilir.

Zira rivayetin devamında, o dönemde Müslümanların imamı yoksa ne yapacağını soran Huzeyfe b. Yemân’a Resûlullah; o dönemde ortaya çıkan ve her biri kendisine çağıran grupların “her birinden uzak durarak, gerekirse bir ağacın köküne dişleriyle tutunacak düzeyde” kendi başına kalmasını tavsiye ettiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Huzeyfe rivayetinin Buhârî ve Müslim’de geçen varyantında, “şerre çağıran davetçilerin Müslümanların konuştuğu dili konuşacağı ve onlardan olduklarını duyuracakları” aktarıldıktan sonra, Resûlullah Huzeyfe’yi toplumun dışında kalmak pahasına bu gruplardan uzak durması yönünde uyarmaktadır. Dolayısıyla genel olarak yazarın bu hadislerden İhvan lehine yaptığı çıkarımları tartışmalı bulduğumuzu belirtmeliyiz.

Yine aynı rivayetin farklı varyantlarını veya tariklerini de eserine almıştır ki bunu önceki yazılarda yazarın bilindik bir metodu olarak tespit etmiştik. Burada ilgili hadisler ortaya konularak, aslında doğrudan ifade edilmese de kitabın telif edildiği dönem için “Müslüman Kardeşler”in naslarda kendisine bağlanması vacip kılınan cemaat olduğu ima edilmektedir. Havvâ bir anlamda hadisleri bir noktaya göre sevk etmiş/yorumlamış bulunmaktadır.

Devamındaki bölümde Havvâ, Resûlullah ile Hânî b. Kabîsa arasında geçen uzun diyaloğu aktarır.[2] Hânî’nin, “Biz sana Arap topraklarında yardım ederiz fakat İran topraklarında (Kisrâ’ya karşı) suç işleyenin suçu affedilmez, bizi mazur görün” şeklindeki teklifine; Resûlullah’ın bütün samimi ifadeye rağmen “İslâm’ı bir yönüyle veya bir bölgede savunup başka bir bölgede onu yalnız bırakmanın mümkün olmayacağı” şeklindeki cevabını aktarır. Buradan da bugün Müslümanların hak cemaate mensup olurken onu “bütünüyle savunması gerektiği” ve bunun zor zamanlarda İslâm’ı savunmak olduğu çıkarımını yapar ki bu hayli tartışmalıdır.

Üstelik Said Havvâ’ya göre dönemin bağlanması vacip olan cemaatine insanların katılmaması veya insanların ona eleştiri yöneltmesi; “zafer vadedilmiş grubun” (Tâife-i Mansûra) anlatıldığı ve tasvir edildiği rivayetlerdeki[3] anlama bağlanmaktadır. İlgili hadisteki, “Ümmetimden bir taife devamlı olarak hak üzere olacaktır, Allah’ın emri gelinceye kadar ona muhalefet edenlerin zararı kendisine dokunmayacaktır,” anlamıyla bir irtibatlandırma söz konusudur. Buradan yazarın zihninde, herhangi bir İslâmî yapıyı içeriden İslâmî hassasiyetlerle eleştirenler ile onu seküler veya daha başka saiklerle eleştirenler arasında bir ayrım yapmadığı kanaatine varıyoruz. Zira hak görülen İslâmî yapıları, İslâm’ın nas ve ilkelerini delil getirerek eleştirenler ve faaliyetlerini dinen değerlendirenler de -yorum ve eleştirileri yanlış olsa dahi- hadiste ifade edilen “muhalifler” kapsamına girecek midir? Yazar buna dair bir ayrıntı sunmamıştır.

Ayrıca “Tâife-i Mansûra” rivayetinin farklı tariklerini, kaynakları zikrederek vermektedir. Bu, eserde çok sık rastladığımız bir durum değildir; zira eserde hadisler genelde kaynak belirtilmeksizin, ihtisarla ve sadece ilgili kısımları alınarak verilmektedir. Taberânî’de geçen varyantı[4] aktarırken, “Dımaşk (Şam) kapılarında ve etrafında, Kudüs kapılarında ve etrafında savaşanlar” şeklindeki tanımlamayı aktardıktan sonra, “yardımlarına koşmayanların onlara zararı olmayacak” ifadesini vurgulayarak, yine bu cemaate katılmayanların ona zarar veremeyeceği temasını işlemektedir. Havvâ, söz konusu rivayetin “cihat” ve “imâret” bölümlerinde geçmesi sebebiyle, bu grubun hakkı yüklenecek ve bu uğurda savaşacak yapı olduğunu belirtmektedir.

Belki de her dönemde yaşayan Müslümanların tabii bir imtihanı olarak, Said Havvâ okuduğu veya okuyucuya aktardığı farklı rivayetleri, kendi bağlamında, konjonktüründe ve çevresinde gördükleriyle anlamlandırmaya çalışmaktadır. Biz bunu söylerken onu yargılamak istemiyoruz, zira buna hakkımız olduğunu da düşünmüyoruz. Fakat bir tespit yapmak istiyoruz: İlk bakışta klasik dönemde hadis yorumu açısından doğrudan mücahit bir grubu ve Müslümanların kahir ekseriyetinin içinden çıkacak bir topluluğu işaret eden bu “zafer vadedilmiş grubun”, belli siyasi-sosyal çalışmalara hasredilmiş modern cemaat yapılarıyla özdeşleştirilmesi bize göre zorlama ve anakronik bir yorum tarzıdır. Söz gelimi Nevevî’nin; fakih, muhaddis zahid veya mücahit olsun ümmetten her kesimin, duruma göre, tâife-i mansûra olarak değerlendirilebileceği yorumu önemlidir.[5]

Öte yandan Said Havvâ, insanların bu tip bir yapıya, İhvan’a, katılmasının önündeki engelleri aktarırken “dünya sevgisinin” bu sebeplerin başında geldiğini belirtir. Resûlullah’ın meşhur, “Selin sürüklediği çerçöp (ğusâ) gibi çok olacaksınız fakat vehn (dünya sevgisi ve ölüm korkusu) hastalığı sizi düşmanlarınız önünde yem edecek,”[6] anlamındaki hadisini referans göstermektedir. Bu rivayetten ilham alarak “Bizim yolumuz cihattır” ve “Allah yolunda ölmek en yüce gayemizdir,” şeklinde ilkeler oluşturduklarını beyan etmektedir.

Eserde İslâmî eğitim halkaları bağlamında Ömer b. Abdülazîz’in, hadis tedvinini resmî hâle getirmesi için Ebû Bekir b. Hazm’a gönderdiği mektup, Müslüman Kardeşler bünyesindeki hadis halkaları için delil olarak sunulmaktadır. Nakîb ve Nasîr gibi cemaate bağlananların farklı düzeylerini/hiyerarşisini gösteren ifadeler de Kur’an ve sünnetten belirli aktarımlarla desteklenmeye çalışılır. Örneğin “Birinci Akabe Biatı”nda Evs ve Hazrec kabilelerini temsilen gelen 12 kişi “nakîb” hususunda delil olarak kullanılır.

Yine Havvâ’nın yazdıklarına göre, cemaat içerisindeki Âmil (uygulayıcı) yani “Mücahit” artık yapı bünyesinde aktif bir yapıdadır ve burada “Kim gazaya çıkmadan yahut içinde bu istek olmadan ölürse, nifaktan bir şube üzere ölmüştür”[7] rivayeti, “âmilin” konumuna delil gösterilmektedir. Biz, bu tip genel ilke barındıran hadislerin belirli bir yapının çalışmaları bağlamında daraltılarak değerlendirilmesini sınırlayıcı ve hatalı bulduğumuzu belirtelim.

Said Havvâ, dikkat çekici bir şekilde, fitne zamanlarında toplumdan tecrit olmayı ve bir anlamda -dönemlik de olsa- kabuğuna çekilmeyi öneren hadisleri, dönemin bozukluklarından korunmak için “cemaate bağlanma” noktasında bir delil olarak gösterir. Klasik dönemde fitne zamanlarında bir dayanak olarak yorumlanan ve marjinal akımların dışında kalıp “sevâd-ı âzam” ismini alan itidalli çoğunluk, Havvâ nezdinde dönemin en önde gelen ve çatı görevi gören “İhvan” hâlini alacaktır.  Bu anlamda Havvâ, Resûlullah’ın, “İyiliği emredin, kötülükten sakının. Ne zaman ki itaat olunan bir cimrilik, uyulan bir hevâ, dünyanın ahirete tercih edildiği ve herkesin kendi görüşünü önemsediği bir ortam görürsen kendi nefsini ıslaha bak ve halkı kendi hâllerine bırak. Arkanızda öyle günler var ki, o günlerde sabretmek kor ateş tutmak gibidir. O günlerde İslâmî emirlere uyan, sizin amelinizde bulunanlardan elli kişinin ecrini alır,”[8] rivayetine yine modern dönemin havasını tasvir etmek için atıf yapar ki, döneminde İslâmî çalışmaların zorluğunu aktarması bakımından bu atıf önemlidir.

Havvâ, özellikle fitne dönemleriyle ilgili hadisleri yorumlarken, Müslümanların böylesi zamanlarda sığınması gereken kale olarak, kendi gözünde ve döneminde en büyük yapı olarak telakki ettiği, Müslüman Kardeşler’i betimlemektedir.

Bazen hadisler cemaate yönelik eleştirileri savuşturmakta da kullanılır. Müslüman Kardeşler’in çeşitli ülkelerde siyasi yapılara ve yönetimlere karşı her zaman “sabitkadem” bir tavır takınamaması yönündeki eleştirilere karşı; “Kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa diliyle, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir”[9] şeklindeki rivayet delil getirilir. Buna göre zor zamanlarda İslâm’ı savunan bu ana yapının, siyasi gelişmeler ve yönetimler karşısında esnek bir siyaset gütmesi, münkeri düzeltmede veya ona müdahale etmede duruma göre konum almaktan ibarettir.

Said Havvâ özelindeki bu son yazımızda onun hadis yorumlarını bir parça eleştirmiş olduk. Bu tenkidi ortaya koyarken daha önce de ifade ettiğimiz gibi onun, yaşadığı dönemde karşılaştığı ve şahit olduğu olaylara karşı inandığı değerlerden bir yol bulup çıkarmasına tabii ki saygı duyuyoruz. Bu aynı zamanda onun söz konusu değerlere bağlılığında samimiyetini de göstermektedir. Bizim bu yazıda onun hadis yorumları açısından değinmek istediğimiz durum, klasik hadis yorumlarında yer bulmayan, fakat yakın tarihte Müslümanların, özellikle sosyal ve siyasi konularda birtakım eşiklerde, klasik dönemde hiç var olmamış problemlerle mücadele ederken hadislere de bazen sınırlı bazen de hatalı şekillerde olsa da bir anlam vermeye çabaladığıdır.

*Bu makalede ifade edilen fikirler yazara aittir ve İslam Düşüncesi'nin editoryal duruşunu yansıtmayabilir.

Kaynakça ve İleri Okuma
Buhârî, Muhammed b. İsmâîl. el-Câmiu’s-sahîhu’l-muhtasar. thk. Muhammed Züheyr b. Nâsır en-Nâsır, Dâru Tavki’n-Necât, 1422.
Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş‘as. Sünenü Ebî Dâvûd, thk. Şuayb el-Arnaût - Muhammed Kâmil Karabelli, Dâru’r-Risâleti’l-Âlemiyye, 1430.
Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ahmed b. Abdullah. Delâilü’n-nübüvve. thk. Muhammed Ravvâs Kal‘acî - Abdülber Abbâs. Beyrut: Dâru’n-Nefâis, 1406.
Müslim b. el-Haccâc, el-Müsnedü’s-sahîhu’l-muhtasar (Sahîhu Müslim), thk. Muhammed Fuâd Abdülbâkî, Kahire: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî.
Nevevî, Ebü Zekeriya Yahyâ b. Şeref, el-Minhâc Şerhu Sahîhi Müslim b. el-Haccâc, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1392.
Said Havvâ, 50. Yılında Müslüman Kardeşler Hareketine Giriş, trc. Said Şimşek, Uysal Kitabevi, Konya, ts.
Said Havvâ. el-Medhalü ilâ Da‘veti İhvâni’l-Müslimîn. Kahire: Mektebetü Vehbe, ts.
Taberânî, Süleyman b. Ahmed, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, thk. Hamdi b. Abdülmecîd es-Selefî, Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, 1415.

 

Dipnot:
[1] İlgili hadiste Huzeyfe b. Yemân, aslında Resûlullah’tan sonra ümmetin nelerle karşılaşacağı ile ilgili sorular sormuştur. Resûlullah içinde saf hayrın bulunduğu dönemlerden sonra, hayır ve şerrin bir arada bulunduğu, iyilerle kötülerin ümmet içerisinde zaman zaman birbirini geride bırakarak hâkim olacağı karışıklık/bulanıklık dönemleri olduğunu anlatır. Bu dönemlerde Müslümanların içinden çıkmış, Müslümanlarla aynı dili konuşan ve iyiliğe çağırdığını iddia eden fakat esasında tehlikeli yollara çağıran insanlara işaret eder. Bunun üzerine Huzeyfe, tasvir edilen ortamda (hepsi kendisine çağıran bu kişi ve gruplar arasında) nasıl bir tavır takınması gerektiğini sorar. Metinde alıntılanan kısım işte bu sorunun cevabıdır. Bk. Buhârî, “Fiten”, 11; Müslim, “İmâre”, 51. Havvâ bu hadisin farklı bölümlerine eserin farklı bölümlerinde tekrar tekrar değinecektir.
[2] Yazar bu diyaloğu Ebû Nuaym’ı kaynak göstererek aktarır. Şeybân b. Sa‘lebe kabilesi liderleriyle Resûlullah arasındaki söz konusu konuşmada kabile liderleri Resûlullah’a davetinin kralların hoşuna gitmeyeceğini, kendi kabilelerinin topraklarının bir bölümünün Arap diyarına yakın olduğunu fakat diğer bir kısmının İran topraklarına sınır olduğunu belirterek, “Arapların bölgelerine yakın yerlerde senin yardımcın oluruz fakat iş İran ve İran Kisrası’na gelince biz onların öfkesini üzerimize çekemeyiz.” diyerek mazeret beyan etmişlerdir. İşte bunun üzerine Resûlullah mazeretlerini anlamakla birlikte bu dini yüklenmenin tüm bölgeler için bir gereklilik olduğunu vurgulamıştır. Bk. Ebû Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, I, 282.
[3] Müslim, “İmâre”, 170-174.
[4] Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, XX, 317.
[5] Nevevî, el-Minhâc, 13/67.
[6] Ebû Dâvûd, “Melâhim”, 5.
[7] Müslim, “İmâre”, 158.
[8] Ebû Dâvûd, “Melâhim”, 17.
[9] Müslim, “Îmân”, 78.

Yorum Yapın

İlginizi çekebilir