Chávez’den Maduro’ya: Venezuela’nın İsrail ile Kopuşunun Siyasi Retoriğe Dönüşümü

Küresel enerji jeopolitiğinde, kanıtlanmış en büyük ham petrol rezervlerine (yaklaşık 300 milyar varil) sahip olan Venezuela'nın konumu, onu uluslararası ilişkilerde daimi bir stratejik odak noktası haline getirmiştir. Bu devasa enerji potansiyeli, özellikle enerji kaynakları kısıtlı ve enerji güvenliği yüksek öncelikli olan ülkeler nezdinde kritik bir önem taşır. Tarihsel olarak bu profildeki ülkelerden biri olan İsrail ile Venezuela arasında son çeyrek yüzyılda yaşanan sert diplomatik kopuş, temelde enerjiye erişim ve küresel enerji piyasalarındaki etki mücadelesi bağlamında değerlendirilmesi gereken bir olgudur.

Bu ilişkilerin dinamiklerini analiz etmek için, inşacı uluslararası ilişkiler teorisinin merkezine koyduğu "söylem" kavramı önemli bir açıklayıcı çerçeve sunmaktadır. İnşacı bakış açısına göre, söylemler uluslararası aktörlerin davranışlarını iki temel yoldan şekillendirebilir: Birincisi, siyasi aktörlerin diğer aktörler üzerinde güç ilişkileri inşa etmek için kullandıkları stratejik bir araç olarak; ikincisi ise, aktörlerin stratejik manipülasyonlarından bağımsız olarak, devletlerin tercih ve eylemlerini belirleyen yapısal bir güç olarak.

Venezuela-İsrail ilişkileri, bu teorik perspektiften bakıldığında, son yirmi beş yılda sıradan bir diplomatik ilişkiden, iç siyasetin merkezinde yer alan güçlü bir söylemsel araç ve hedefe dönüşmüştür. Hugo Chávez'in 1999'da iktidara gelişiyle radikal bir dönüşüm geçiren bu ilişkiler, aynı zamanda Venezuela'daki Yahudi topluluğunun kaderini de doğrudan etkilemiştir. Dolayısıyla, İsrail'in Venezuela üzerindeki etkisini ve iki ülke arasındaki gerilimi anlamak, sadece diplomatik ve enerji odaklı bir okumayla değil, aynı zamanda bu gerilimin yerel toplumsal yapı ve siyasi söylemde yarattığı derin yansımaların incelenmesiyle mümkündür.

Tarihsel Kökler

Venezuela'daki Yahudi varlığının izleri 17. yüzyıla kadar uzanmaktadır. İspanyol sömürge döneminde bu topraklarda bulunan Conversos (görünüşte Hristiyan olan Yahudiler) ve komşu Curaçao'dan gelen tüccarlar ilk temasları oluşturur. Ancak organize bir cemaatin kurulması, Venezuela'nın İspanya'dan bağımsızlığını kazanması ve 1821'de dini özgürlüğü garanti altına alan anayasasının kabul edilmesiyle mümkün olmuştur.

19. yüzyılda önce Curaçao'dan, ardından Fas'tan gelen Yahudi göçmenler, Coro ve Anzoátegui eyaletinin başkenti olan Barcelona gibi şehirlere yerleşmiştir. Fakat bu ilk dalga zaman içinde topluma asimile olarak büyük ölçüde erimiştir.

20. yüzyılda, özellikle I. Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu ve Orta Avrupa'dan, Holokost'tan kaçanlar ve 1958'de diktatör Pérez Jiménez'in devrilmesinden sonra gelen göçlerle Yahudi nüfusu artmıştır. Bu dönemde nüfus önemli ölçüde artmış ve kurumsal yapılar güçlenmiştir. Kasım 1947'de Venezuela, Filistin'de bağımsız Yahudi ve Arap devletlerinin kurulmasını destekleyen ve İsrail Devleti'nin kurulmasına yol açan Birleşmiş Milletler'in 181 sayılı kararına lehte oy vermiştir.

20. yüzyılın ikinci yarısı, Venezuelalı Yahudilerin ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel hayatına önemli katkılar yaptığı bir dönem olmuştur. Paulina Gamus Gallegos 1977-1986 yılları arasında Ulusal Meclis'te milletvekilliği yaparken, Ruth de Krivoy 1992-1994 yılları arasında Venezuela Merkez Bankası Başkanlığı görevini yürütmüştür. Holokost'tan kurtulanların torunu olan Henrique Capriles ise 2008'den 2017'ye kadar Miranda eyaletinin valisi olarak görev yapmıştır. Muhalefetin lideri Capriles, 7 Ekim 2012'deki başkanlık seçiminde Chavez'e karşı devlet başkanlığı seçimini kaybetmiştir.
Ancak Hugo Chávez'in iktidara gelişi (1999) ve özellikle 2000'lerin ortalarından itibaren artan İran ile yakınlaşma, Yahudilerin durumunu kökten değiştirmiştir. İsrail-Filistin çatışmasında Venezuela yönetiminin giderek daha sert bir şekilde İsrail karşıtı tutum alması, yerel Yahudi cemaati üzerinde de bir baskı oluşturmuştur.

Dönüm Noktası: Chávez ve İlişkilerin Radikal Değişimi

Hugo Chávez'in "21. Yüzyıl Sosyalizmi"ni benimseyen sol rejimi, Venezuela'nın dış politikasını ve dolayısıyla İsrail ile ilişkilerini kökten değiştirmiştir. Chávez, İsrail-Filistin çatışmasında kesin bir şekilde Filistin tarafını benimseyerek İsrail'i katil olmakla suçlamıştır. İsrail'in Filistinlilere karşı tavrını "yeni bir Holokost" olarak nitelendirmiştir. İran ile geliştirilen yakın ilişkiler ise İsrail karşıtı söylemi daha da keskinleştirmiştir.
Bu politik dönüşümün somut sonuçları hızla görülmüştür. Dökme Kurşun Operasyonu olarak bilinen 2009 İsrail-Hamas çatışması sırasında ilişkiler resmen kesilmiştir. Chávez, İsrail ile tüm diplomatik ilişkileri koparmış ve İsrail büyükelçisini sınır dışı etmiştir. Artan politik gerilim, ekonomik kriz ve güvensizlik ortamı kitlesel bir göç dalgasını tetiklemiştir. 2000'lerde 20.000 olan Yahudi nüfusu, bugün 5.000'e kadar düşmüştür.

2010 yılında, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ile Mavi Marmara Özgürlük Filosu arasındaki çatışmaya tepki olarak Chavez, ulusal televizyonda "İsrail; lanetli, terörist ve katil bir ülkedir. Çok yaşa Filistin!" diyerek İsrail karşıtı söylemini daha da sertleştirmiştir. Chavez'in halefi Maduro bu söylemleri devam ettirmiştir. Özellikle 2014, 2018 ve 2021'deki Gazze çatışmalarında Maduro, İsrail’i "soykırımcı", "faşist" ve "ABD’nin işgalci uzantısı" olarak nitelendiren açıklamalar yapmış, İsrail karşıtı gösteriler düzenlenmiştir. 7 Ekim 2023'teki Hamas saldırısından sonra Maduro rejimi, İsrail'e karşı "soykırım" söylemini açıkça benimsemiş ve İsrail'i Naziler ile karşılaştırmıştır. Son olarak, BBC röportajında Venezuela Petrol Bakanı Rafael Ramirez, Chavez'in ölümünden ABD ve İsrail'in sorumlu olduğunu ve Yaser Arafat'ınkine benzer şekilde bir komplonun eseri olduğuna kesin gözüyle baktığını ifade etmiştir.

İsrail ile diplomatik ilişkiler kesilmiş olsa da, "Siyonizm" ve "İsrail" kavramları Venezuela iç siyasetinde güçlü birer söylem haline gelmiştir. Maduro hükümeti de sıklıkla "uluslararası Siyonizm"i dış tehdit olarak gösterme yoluna başvurmuştur. Maduro, 7 Ekim 2023’ü izleyen günlerde İsrail’in Gazze’ye yönelik orantısız saldırılarına tepki göstererek, “Filistin'in yaşam, bağımsızlık ve var olma hakkını savunmak, Venezuela'nın, Latin Amerika'nın ve Karayipler'in var olma hakkını savunmakla aynıdır. Faşizme ve sömürgeciliğe karşı kritik bir savaş veriliyor.” ifadelerini kullanmıştır

Şiddetin Orta Doğu’da tırmanmasından ABD ve İngiltere’yi sorumlu tutan Maduro, “Filistin halkına yönelik bir imha savaşı yürütülüyor, şimdi de Lübnan'a karşı siyonist saldırılar düzenleniyor. Filistin, insanlığın anavatanıdır. ABD, Avrupa ve İngiltere sömürgeci projelerini bölgede hakim kılana kadar Filistin, dini ve kültürel birlikteliğin merkezindeydi.” şeklinde demeçler vermiştir.

Bu durumun en son örneği de Ocak 2026'da yaşanmıştır. Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşinin ABD tarafından kaçırılmasının ardından geçici Başkan Delcy Rodríguez, ABD operasyonunun "şüphesiz Siyonizmin  alt tonları" olduğunu iddia etmiştir. 

Sonuç

İsrail ile Venezuela arasındaki ilişkilerin evrimi, geleneksel diplomatik ve ekonomik çerçevenin ötesine geçen karmaşık bir olgudur. İki ülke arasındaki bağlar, Hugo Chávez'in iktidara gelmesiyle birlikte derin bir dönüşüm geçirmiş ve diplomatik kopuşla sonuçlanmıştır. Ancak bu kopuş, İsrail'in Venezuela'nın siyasi sahnesindeki varlığını sonlandırmamış, aksine "Siyonizm" ve "İsrail" kavramları iç siyasetin merkezinde güçlü birer söylemsel araç haline gelmiştir. Bu söylemin arka planında, uluslararası enerji politikaları ve kaynak rekabetinin etkileri de gözlemlenmektedir. 

İsrail’in Venezuela üzerindeki etkisi, Venezuela’nın iç siyasi söyleminde şekillenen olumsuz bir güç olarak varlığını sürdürmektedir. Anti-İsrail ve pro-Filistin söylem, Venezuela’nın dış politika kurumlarında, resmi retoriğinde ve toplumsal algısında derinleşerek yapısal bir güç haline geldi. Bu yapı, siyasi aktörlerin (Chávez/Maduro) stratejik manipülasyonlarından bağımsız olarak, Venezuela Devleti’nin tercihlerini sınırlayan bir "normatif çerçeve" oluşturdu. Venezuela’nın Anti-İsrail söylemini besleyen ve bölgesel ittifaklarını yönlendiren dinamik bir unsur olmayı sürdürmektedir. Gelecekte de, Venezuela’nın iç dinamikleri ve uluslararası enerji politikalarındaki konumu değişmediği sürece, İsrail bu ülkenin siyasi retoriğinde “dış tehdit” olarak kalacak gibi görünmektedir.

İlginizi çekebilir